BEATPAZARI ETKİNLİKLER

Anılarımızdan bir müzik dinletisi

Bir zamanlar… Tayyare Kültür Merkezi’nin Bursalıya kapılarını açtığı ilk günlerde bir müzik dinletisi gerçekleştirilmişti orada; takvim yaprakları 31 Mart 1995 gününü gösterirken…

İşte o günden beri ben, o dinletinin ardından, içimdeki hoşlukla; “yazılar nasıl seslendiriliyorsa, sesler de yazılandırılmalıdır” düşüncesine kapılarak aldığım notları yazıya dökme istenciyle dolu, dolu yaşadım… Ve bugünlere değin süregelen istencimle; dünü, günümüze taşımak istedim ve o günkü dinletiyi de yazıya dökmek… İstedim ki, o dinleti yalnızca benim anılarımda, tınıları da kulaklarımda kalmasın… Yazıya düşüp belleğimden; daha bir somutlaşsın, yaşama geçsin sözlerim aracılığıyla her okuyanın benliğinde, yıllar öncesinden beri o dinletinin ardından bende kalan o müzik… Üstelik bu yazımı okuduktan sonra, biliyorum ki değerli okurlar; Vivaldi’yi çok seveceksiniz, elbette ki klasik müziği de…

Şefin tabağından çok sesli bir öykü…
31 Mart 1995, yağmurlu soğuk bir gün… Geçmişte de 31 Mart Vaka’ları yaşandı ama, bugün yaşanan çok başka… O gün Bursalılar; yağmura, soğuğa aldırmadan Tayyare Kültür Merkezi’ne, müziğe koşmuşlar… TKM’deki London Mozart Players’ın müzik dinletisine… Yılların Tayyare’si bile, geçmişe duyulan özlemle yenilenmiş biçimiyle gerçekten de görkemli… Seçkin konuklara sunulacak bu seçkin müzik dinletisi de onun görkemine yaraşacak nitelikte…Ve konuklar yerlerine oturuyorlar; dinleti başlamak üzere…

Önce salon karanlık… Sonra sahne ışıkları giderek güçleniyor, ardından sahne gün ışığıyla dolmuş gibi… Bu süreçte çalgıcılar, çalgılarıyla birlikte sahnede, müzikli anlara doğru bir yolculuk başlamak üzere… İşte şef de göründü; Howard Griffiths… Geçmişte ülkemizde yaşamışlığın öğretisiyle, dilinde tatlı bir Türkçe; çalgıcıların ilk kez Türkiye’ye geldiğinden söz ediyor…
İstanbul’da yenen akşam yemeğinin bir özelliği olabilir mi?

Şef bize; Şefin Tabağı’nı anlatıyor:
-Çalgıcılar İstanbul’da ilk akşam yemeklerini yiyecekler… Gözler lezzet arayışında, bütün kebap çeşitlerine ilgi büyük… Ama seçim yapmak da zor…Şef geliyor, onlara tabağını sunuyor… Tabakta neler yok ki? Bursa’nın İskender’i, Acılı Adana, Gaziantep, Urfa… Türkiye’de kaç çeşit kebap varsa, bir parça ondan…
İşte bu akşam da Şef Howard’dan da bir tabak, belki doyumluk değil, tadımlık… Tadımlık ama bir tadına vardın mı alışmamak, aramamak olası mı? Şef lezzetli müzik tabağından bir parça ruhumuza sunarken; birinci kemandan ses çıkarma yöntemlerini gösteriyor… Yukarıdan yay çekiş… Aşağıdan yay çekiş… Bir de pıt, pıt keman çalış; yaysız, parmakla, müzikçilerin pisicoto dediklerinden…

Sırada Vivaldi var Mevsimler’iyle…
Kemanlarla yaprakların hışırtısı, viyolayla köpeğin bağrışı, birinci kemanla çobanın uykusu… Bu üç ayrıntı birlikte aynı anda, insan sanki İlkbahar’ın koynunda… Yapraklar hışırdıyor, köpek havlıyor, çoban uyuyor…

Yaz geldi, en büyük dert sinekler… İkinci kemanlardan sineklerin vızıltısı… Çoban sinirleniyor, sinekler kızıyor…Kemanlar sivrisineklerin vızıltısını kulaklarımıza dolduruyor… Son bölümde de şimşekler çakıyor, gök gürlüyor, çoban çok korkuyor…
Burada bir küçük ayrıntıya yer vermek anlamlı olacaktır; Şef Griffiths’e…

Şef; sanki genç bir Dany Kaye… Neşeli mi, neşeli… Oynak türkülerle coşan Türk’e; geleneksel İngiliz müziğini, kendine özgü şirinliğiyle sevdiriyor, ilgiyle dinletiyor klasik müzik üzerine bilgiler verirken…

Viyolonsel çalan İngiliz sarısı kızlar (hani saçları biraz da kızıla çalar ya onların); çalgılarıyla bütünleşmiş, bedenleriyle notalara can veriyorlar. Pandomim sanatçılarının sessiz söyleşilerindeki çok seslilik; tepeden, tırnağa bedenlerinde… Özellikle de viyolonselin tellerine dokunan; parmakları mı, sarı saçlı başları mı ayırt edebilmek olanaklı değil…

Şimdi Vivaldi de Sonbahar; ava çıkılacak, tüfekler orkestra içinde… Nerede mi? Yaylı çalgıların sap kısımlarına, parmaklar teller çekile, çekile vurulunca, sanki tüfekler patlıyor… Vurulan hayvan can çekişirken de kemanların tiz sesiyle, ölümün acısı kulaklardan yüreklere yol buluyor. En can alıcı tüfek sesi; kontrbastan, tek bir ses, öldürücü… Birinci kemandan da vurulmuş; en iyi hayvan sesi…

İşte şimdi de kış geldi; soğuk korkunç… Kontrbaslarda yay köprünün üstünde çalındığında; çirkin bir ses çıkıyor, o an soğuk bir hava çevremizi kuşatıyor. Üşüdükçe zıplıyoruz; buzlar çıtır, çıtır ayaklarımızın altında… Tüm yaylıların sesi; üşümekten zıplayan insanların adımları gibi… Henüz taksi de, dolmuş da gelmedi… Üşümekten dişlerimiz de titriyor…Birinci kemanlar; dişlerimizin, üşümekten keman çalışı gibi…

Kışın soğuğuna en iyi sesi veren; viyolalar… Viyolaların köprülerine yayla dokunulduğunda; kışın soğuğu yalnızca kulaklarımızda yankılanmakla kalmıyor, sanki tenimize dokunuyor.

Griffiths yine o şirin Türkçesi’yle anlatıyor:
– Türkiye’ye gelip de, Türk parçası çalmamak, çok ayıp olur.
Sırada Ulvi Cemal Erkin var; Sinfonietta’sından Allegro… Erkin bu çalışmasını; müzik öğrencilerini eğitmek amacıyla bestelemiş, ama çalışma öğrencilerine değil, ustalara göre olmuş. Erkin’i; uluslararası müzik yapan çalgıcılardan dinlemek, müziğin evrenselliği adına bir başka güzellik…

Son parça; Joseph Haydn’dan… İki yüz yıl önce profesyonel müzikçiler yokmuş; müzikçiler mutfakta çalışır, ayakkabı boyar ve müzik yaparlarmış. İşte, Haydn ve arkadaşları, Prens Esterhazy’nın desteğiyle sarayda müzik yaparken; diğer çalgıcılar sarayda, ailelerinden uzak kalmaktan bunalmışlar, eşlerini ve çocuklarını özlemişler… Ama Prens de onların saraydan gitmelerini istemiyor…

Çalgıcılar Haydn’a başvuruyorlar; o da bir bölüm yazıyor, sonra neler mi oluyor?
Haydn’ın Farewell’i ortaya çıkıyor.
Farewell; veda, elveda daha da Türkçesi’yle hoşça kal anlamına geliyor. Senfonisinin dördüncü bölümünde; sanatçılar müziğin akışı içinde gurup, gurup sahneyi, gerçekteyse sarayı terk ediyorlar. Önce kontrbas, sonra viyolalar, ardından ikinci kemanlar…Son kalan iki keman da birbirinin gözünün içine bakıyor, aynı anda kaçıyor…
Dinletinin ikinci bölümünde; William Methies’ın Obua Konçertosu çalınacak…
Şeflikle, sunuculuğu uyum içinde sürdüren Şef Griffiths; şimdi de obuayı dinleyicilere tanıtıyor. Obua; bizim zurna gibi bir çalgıymış… Obuaya ses verdiren; kamıştan yapılmış bir ağızlık… Kamış takılmazsa; obua da bizim zurna gibi ses vermiyor… Takılınca da o seslerin tadına kulaklar doymuyor.
Sırada Rus besteci Shostakovich var… Do Minor Oda Senfonisi’nden bölümler dinliyoruz… 2. Dünya Savaşı’nı yaşamış olan besteci; bu yapıtında uçakların bir kenti bombalayışını notalarıyla dinleyicilere yaşatıyor.
İşte uçaklar kalktı; kentin üzerindeler, bombardıman birinci kemandan…

Son parça, Wolfgang Amadeus Mozart’tan; 29. Senfoni’nin son bölümü… Bu senfonisini Mozart; 18 yaşındayken yazmış… Yaylılarla birlikte, nefesliler de geldi… Dik başlılığıyla, neşesi; aynı senfonide buluşmuş, gerçek bir 18 yaş belgeseli, belki de duygu seli…
Sırada bu güzel müzik dinletisine sunulan çiçekler… Kuşkusuz çiçekler beğenilerin dışa vurumunda; yöntemlerin en seçkini… Sözlerden bile güçlü… Çiçeklere, alkışlara bir teşekkür de London Mozart Players’dan geliyor. İşte; Plink, Plank, Plunk yaysız çalınan, yaşamdaki mutluluğu, canlılığı çağrıştıran, ruhları müzikle buluşturan son bir hoşça kal ezgisi… Dinleyicilerden Şef Griffiths’e nakaratlarda eşlik ediş; PIST, PIST…

Güzel; anlamlı bir sözcüktür, öyle olur olmaz yerde, her zaman kullanılması sözcüğün anlamına saygısızlık olur. İşte güzel sözcüğünün değerini bulduğu bu müzik dinletisine doymayan, doyamayan dinleyicilerin alkışlarından kaçış; sahneyi gurup, gurup terk eden çalgıcıların ardından Şef sonunda birinci kemanı da sahneden kaçırıyor, Haydn gibi…

Şefin Tabağı’ndan her zaman kebap yenmez… Bazen de böyle müzik dinlenir… Ruhlarımıza yarasın diye… Ve gerçekte incelikleri, ayrıntıları bilindiğinde; Klasik Batı Müziği dinlemek hoş bir lezzet bırakır insanın benliğinde… Ama bizler bu müziğe öylesine yabancı, üstelik de önyargılı kalmışız ki sonuçta arabeskle kulaklarımızı doldururken; benliklerimize işkence eder olmuşuz. Şimdi sizlere bir önerim var değerli okurlar; bu yazımı okuduktan sonra Vivaldi’nin Dört Mevsim Konçertosu’nu dinler misiniz? Bakın nasıl da yeni hoşluklar yakalayacaksınız ve yabancılaştığınız bu müzik türüne daha çok yaklaşacaksınız… Ve Doç. Dr. Ozan Tunca’nın, Boyut Yayın Gurubu’nca yayınlanan aşağıdaki çalışmasını edinmenizi öneririm ki bu kitapla 60 dakika içinde klasik müziği öğrenebileceksiniz:
Evde-Arabada-Her Yerde 60 Dakikada Klasik Müzik
Bir sonraki ayda buluşmak üzere; müzik dolu günlere…

Etiketler