RÖPORTAJLAR

Bir ‘mühtedi’nin romanı!

Osman Necmi Gürmen, son romanı Mühtedi’de, Kılıç Ali Paşa’nın kiliseden camiye dini yolcuğunu anlatıyor.

[dropcap]1927[/dropcap] yılında doğan Gürmen, Fransızca kaleme aldığı ilk romanı L’echarpe D’iris 1976 yılında Paris’te Gallimard tarafından basıldı, 1977 yılında Hürriyet Yayınları tarafından Ebem Kuşağı adıyla yayımlandı. 2003 yılında Menler Yayınları, eseri Delibozuklar Çiftliği adıyla yeniden yayımladı. Gürmen’in Türkçe olarak kaleme aldığı ikinci romanı Kılıç Uykuda Vurulur, 1978’de Hürriyet Yayınlarınca basıldı, 1979’da Fransızcaya çevrilip L’espadon adıyla Gallimard tarafından yayımlandı, 1981’de Norveççeye çevrilerek Oslo’daki Aschehoug Yayınevi tarafından Sverdfisken adıyla basıldı. 2003 yılında Menler Yayınları Kılıç Uykuda Vurulur’un yeni baskısını yaptı. Yapıtlarını iki ayrı dilde kaleme alan nadir yazarlardan olan Gürmen, geçen yıl, uzun bir aradan sonra döndüğü edebiyat dünyasını Râna ile sarsmıştı. Şimdi ise Mühtedi adlı son romanıyla soruyor: Hangisi daha güç? Yeni bir inancı kabul etmek mi, eskisinden sıyrılmak mı?

Öncelikle kitabın sloganıyla röportaja başlamak istiyorum. ‘’Kiliseden Camiye’’ kışkırtıcı bir slogan değil mi?
Yeni Türkçe sözlüklerimizde dinini değiştirene ne diyeceğimizi araştırdık. “Dönek” veya “Dönme” den başka bir sözcük bulamadık. Bu vasıfları yakıştıramadık Kılıç Ali Paşa’ya. 970’lerin arı dili furyasında kayıplara karışan “Mühtedi” sözcüğünü de pek bilen çıkmadı. Kışkırtıcı değil, aydınlatıcı mahiyette ilk bölümün başlığını kapağa eklemek mecburiyetinde kaldık.

Roman üzerinde belirgin noktalara değinmek gerekirse; okuyucuları Osmanlı’nın Akdeniz’ine sürüklemek, kitaba ilk başladığınız andan itibaren düşündüğünüz bir kurgu muydu?
Medeniyetler beşiği Akdeniz, her zaman olduğu gibi 16. yüzyılda da Osmanlı, İspanyol, Fransız, Venedik, Ceneviz gibi o zamanın kalburüstü güçleri arasında önemli olayların vuku bulduğu, mühtedisi bol bir bölge. Daha iyi bir zemin doğrusu aklıma gelmedi.

Kahramanınız Kılıç Ali Paşa gibi görünse de, aslında oğlu Luca’nın gözleriyle anlatılıyor her şey, bu açıdan bakınca gerçek kahraman kim?
Bu sorunuza cevaben de kitabın 15 rebiyülevvel 996 tarihiyle başlayan önsözünde: ” O, intikamın kılıcıydı; bense nefretle sevgi arasında yalpalayan bir yürek, ikimiz tek candık gelip geçen ömürde ” diye söze başlar Luca-Ali.

Aynı zamanda Osmanlı’nın en dönüm noktasında geçen bir konu, mühtedi olarak sıfatlandırılan Kılıç Ali Paşa’nın tek sorunu Müslümanlığı kabullenmek değil…
Kanımca koca imparatorluğun gerileme devri okulda öğretildiği gibi 1699 yılında dış güçlerle imzalanan Karlofça muahedesiyle değil, ondan bir asır önce 1574’de III üncü Murad’ın tahta oturması, onun dengesiz tutumuyla gerek sivil gerek askerî teşkilatların içten içe bozulmasıyla başlar. Kanunî’nin 1566’da vefatından sonra oğlu “Sarhoş” Selim’in sekiz yıllık saltanatı sırasında bir başka mühtedi – Sokollu Mehmet Paşa – imparatorluğu ayakta tutmaya çalışırsa da 1579 yılında katledilir. III üncü Murad gibi her bakımdan dengesiz bir Sultan’a rağmen Sokollu’dan sonra dokuz yıl daha direnen Kapudanı-derya Kılıç Alı paşanın ömrü de 1587’de son bulur. Bu koca deniz kurdu İslamiyet’i kabul etmiş olmaktan asla bir nedamet duymamakla beraber, çocuk muhayyilesinde cansıza can veren yaratıcı yıllarını unutmuş değildir, vaftiz edildiği yıllar da bu yıllara dâhildir.

Konu itibarıyla oldukça fazla eski Türkçe kelimeler var, bu romanın okunuşunu zorlayan bir durum değil mi?
Birinci sorunuza cevaben söylediğim gibi, insanın iç âlemiyle ilgili Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri 40 yıl önce pür heyecan, pür telaş silip attık ama maneviyatı ifade edecek sözcükleri henüz bulamadık. Onun için kitabın sonuna bir sözlükçe ilavesi zorunlu göründü.

Romanlarınızı diğer dillere kendiniz çevirdiğiniz için çok şanslısınız ama, yazar tarafından kaleme alınan çeviriler bence kitabın yeniden yazılışı demek, sizce?
Türkçe ve Fransızca olarak iki dilde kalem oynatan bendeniz bazı çevirilerde fazla titizlenip, kimi yapıtlarımı ikinci dilde yeni baştan yazar oldum. Haklısınız, bu yaşta bile olanla yetinmeyi öğrenmem gerekir.

Bu röportaj 7 Mayıs 2007 tarihli Olay gazetesinde yer almıştır.

Mahir Bora Kayıhan

1997 yılından beri basın sektörünün birçok iş dalında görev aldım. Daha çok dergicilik konusunda görev aldığım sektöre 2014 yılından beri grafiker olarak da hizmet ediyorum. Üretmeyi, ürettiğini paylaşmayı seven biriyim. Çevremde bana “fikir adamı” derler, iyi bir fikrin tüm hatalarıyla sahiplenilip büyütülmesinden yanayım. Fikirleri severim…

Yorum Ekle

Yorum Yazmak İçin Tıklayın