Salı , 21 Kasım 2017
Anasayfa » GENEL » Bir Yeşilçam klasiği: Vesikalı Yarim

Bir Yeşilçam klasiği: Vesikalı Yarim

Lütfü Akad’ın 1968 yılı filmi Vesikalı Yarim, hemen hepimizin izleyip, içindeki kırık aşk hikayesiyle ve şarkılarıyla hatırladığı filmlerden biri olmuştur. Manav Halil ile pavyon şarkıcısı Sabiha’nın aşk öyküsünü anlatan filmde Türkan Şoray ve İzzet Günay başrolleri paylaşırlar. Oldukça sade, gerçekçi ve yine de etkileyici diyaloglara sahip film hakkında bir de Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesinden bir çalışma grubunun hazırladığı metin, Metis Yayınları tarafından basılmış ve kitap olarak raflarda yerini almıştır.

Hülya Karamanoğlu

Sıradan yaşam sürenlerin, bizlerin yani, nasıl büyük aşklara sahip olabileceğimizi ve bazen aşktan büyük olmadığı halde onu yenebilen ögelerin varlığını anlatır filmimiz. Bir de son pişmanlığın fayda vermeyebileceğini.

Halil’in (İzzet Günay), Sabiha’yı (Türkan Şoray) ilk gördüğünde susan ve sessizleşen dünya ve elbette ki şarkılar, bizi alıp o yıllara ve sanki o yıllarda daha büyük yaşanan aşklara götürür. Filmden kalan replikler ve sahneler hâlâ çoğumuzun belleklerindedir. Aşklarının başlangıcı bile muhteşem, şaşırtıcı ve inanılmazdır. İlk birbirlerini gördükten sonra ki akşam Halil elinde meyve sepetiyle yine pavyona gider. Sabiha ise, onu tersler ve başka masaya geçer. Korkar çünkü hislerinden. Halil başka bir masadayken içi rahat etmeyen Sabiha kalkar ve o tarafa dönüp bakmadan (Halil’in deli gibi heyecanlanmasına rağmen) tuvalete gider. Dönüşte Halil’in masasının önüne gelince yavaşlar. Küçük çantasından çıkardığı bir gece önce Halil’in dikkâtini çeken küpelerini takar, esansını sürünür ve hafif bir sesle Halil’e sırtı dönükken:  “Afedersin” der ve hafifçe dönerek “Demin için” diye belirtir.

Halil – Estağfurullah.

Sabiha – Maksadım alay etmek değildi. Birden şaşırdım.

Halil – Ben de şaşkınım  (derin bir nefes alır), dün geceden beri.

Sabiha – (pavyon kadını pozunu bırakıp ellerini masaya dayar, inanamayarak) Maksadın ne senin?

Halil – Aşikâre hoşlandım (yüzüne bakmaz Sabiha’nın, diğer yöne çevirir başını ve konuşmaya devam ederek). Hoşlanmaktan da beter mi ne?

Sabiha – (yavaşça oturur, hatta neredeyse çöker, belli belirsiz tereddütler vardır yüzünde, yumuşamıştır) Gelmiycim demiştin ya.

Halil – Demiştim (öldürücü darbeyi indirmeye hazırlanır). Kime vermek lazım parayı?

Sabiha – (anlayamaz) Ne parası?

Halil – (direkt yüzüne bakar bu kez) Öyle demiştin ya. Kime vermek icap ediyorsa?

Sabiha – (büyük bir öfkeyle ayağa kalkarak) Olmaz, gelemem (durur). Hele öyle (kısa bir es daha)… Hiç gelmem (döner sırtını gider diğer masaya)!!

Halil, öyle durur biraz. Etrafına bakınır. Kadehindekini bir dikişte bitirip masaya hesabı atar. Kalkar ve dışarı çıkar. Bir süre sonra Sabiha’da müşterisiyle pazarlık ede ede çıkar. Birden kafasını kaldırdığında Halil’i beklerken görür sokakta. Pazarlığı gören Halil, köşeyi döner ve sokakta kaybolur. Pazarlığa devam etmek isteyen müşteriye omuz silken Sabiha bakışlarını hiç kaçırmadan Halil’in döndüğü köşeye bakmaktadır. koşarak yetişir ona ve seslenir: “Halil!!”

Durur ve ona dönerek bekler Halil. Koşarak yetişen Sabiha uzanır ve Halil’in elini tutar. Karanlıkta el ele yürüyerek uzaklaşırlar.

Filmde ilk dikkat çeken unsur, kimsenin kötü ya da haksız olmamasıdır. Ne Halil’in karısı ve çocukları, ne Sabiha, ne Halil ne de Halil’in babası. İkisi birbirlerini çok severler sadece ve ne Halil’in yalnızlığı ve monoton yaşamı ne Sabiha’nın sevgisizliği ya da kimsesizliği bunun için bir sebep değildir. Zaten aşkta sebep ne arasın, ikisine de şöyle bir dokunmuştur sadece. Bir süre oldukça basit; ama birlikte bir yaşam süren Halil ile Sabiha’yı rahat bırakmayan Sabiha’nın çevresindekiler olacaktır. Bir şekilde Sabiha’ya Halil’in evli ve çocuklu bir aile babası olduğunu anlatırlar. Sabiha, Halil’e işin doğrusunu soramaz. Soramaz, alacağı cevaptan korkar. Halil anlatsın diye çırpınır. O anlatmayınca da gider ve kendi gözleriyle görür. Anlatılanlar doğrudur ve o noktadan sonra tabir-i caizse Sabiha artık iflah olmaz. Kendi babasını hatırlayan Sabiha dönülmez noktaya doğru adım adım ilerler.

Bedeni, ruhu, kalbi Halil’e doğru çekilirken, mantığı “git burdan” deyip ayakları Halil’in peşinden koşarken, kalbi ve aklı gitgide daha beter çatışırken doğru olanı yapamayacağını anlayan Sabiha, soğutmak ister Halil’i. Onu dışlar ve çalışmaya başlar yeniden. Pavyondakilerden birini bıçaklayıp hapse düşen Halil’i beklemez. Aklınca onun çocuklarına iyilik yapmaktadır, doğrusu budur. Pavyona döner. Hapisten çıkınca kendisini bıçaklayan Halil’i yine de polislere teslim etmez, kendisinin yaptığını söyler. Halil içinse bu, Sabiha’nın kendisini asıl yıktığı andır. Evine ve ailesine döner. Hiç konuşmadan kabul ederler onu. Karısı aç olup olmadığını sorar, ayaklarına terliklerini koyar, beyaz çarşaflarda tertemiz bir yatak hazırlar. Sanki hiç gitmemiş gibidir. Bir tek çocuklarından biri kardeşine gizli gizli: “Başımı okşadı babam benim.  Kalacak mı?” diye sorar, o kadar.

Hastanede ise aklı başına gelen Sabiha, ne pahasına olursa olsun Halil’i bırakmamaya kararlıdır. Seviyordur işte ve seviliyordur. Başka türlü davranmasının bir sebebi yoktur artık. Doğru olanı yapacak diye neden birbirlerini yok etsinlerdir ki? Çıkar çıkmaz da Halil’e koşar. Uzaktan bakarken, manavın önünde sevdiği adamın çocuklarını sevip okşayışını görür ve babasının onları korumak ister gibi önlerine geçip kendisine bakışını. Kalbini kıra kıra döner gider Sabiha, bu hikâye de buraya kadardır işte.

Aşk’tan büyük bir şey yoktur, aşk’ın yenik düştükleri vardır.

Ve doğru olanı yapmak her zaman mutluluk vermez.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir