Cuma , 24 Kasım 2017
Anasayfa » GENEL » Faili meçhul bir hayat hikayesi: Sabahattin Ali

Faili meçhul bir hayat hikayesi: Sabahattin Ali

Sabahattin Ali1940’lı yıllarda yaşamış, Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri. Genellikle Anadolu insanın sorunlarını, acılarını ve kentlilerin onlara bakışını anlatan kitaplar yazdı. Yazdığı tüm kitaplarda ve özellikle gazete yazılarında muhalif kişiliğini ortaya koydu. 

Aylin Kumaş

Sabahattin Ali ve çevresi o günlerin sakıncalı kişileri yani “komünist aydınlar” olarak anılırlardı. Birlikte sabahlara kadar sanat ve edebiyat üzerine konuşurlardı. Sabahattin Ali’nin ölümü sancılı demokrasimizin ilk “faili meçhul/meşhur” cinayetidir. Alçakça katledilen değerlerimizdendir. Sabahattin Ali 25 Şubat 1907’de Gümülcine’de asker bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Ailesiyle birlikte Çanakkale, İzmir, Edremit, İstanbul gibi birçok şehirde yaşadı. 1926 yılında İstanbul Öğretmen Okulu’ndan mezun oldu. Yozgat’ta ilkokul öğretmenliği yaptı, Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde yazdı. 1928-1930 yılları arasında Maarif Vekâletinin düzenlediği sınavı kazanınca Almanya’ya gönderildi.Yurda döndükten sonra öğretmenlik yapmaya başladı.

İlk öyküsü Bir Orman Hikâyesi’ni Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sundu:

“Bu yazı bizde örneğine az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını, iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz.”

“BEN BİR KAFA TAŞIYORUM”

1930 yılında Aydın Ortaokulu’nda Almanca öğretmenliği yaparken bazı öğrenciler tarafından yıkıcı propaganda yaptığı gerekçesiyle ihbar edildi. İlk kez cezaeviyle tanıştı.

Mahkemede şöyle söyledi;

“Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karnını doyurmak, üstümü giydirmek, imkanlarını ihzar edecek bir makine, uşak değildir. Münevver adam diye ‘ekmek parasından başka şeyleri de düşünen’ adam derler. Hükümet gazeteleri ‘Avrupa medeniyeti yıkılıyor ya, Amerika’nın yarısı medeniyetin kabulüne mecburiyet hasıl olacaktır’ derken bir muallim bunların ne olduğunu bilmez, mukayese yapmak iktidarına malik olmazsa asıl olan ayıp budur… Bana suç atmalarının nedeni benim kendi çevremden ayrı yaşayışım, hatta onlara biraz da tepeden bakışımdır. Bu çok doğaldır. Çevrem beni tatmin etmediği sürece onlardan uzaklaşmaya ve beni doyuran kitaplara dönmeye mecburum.”

ALDIRMA GÖNÜL ALDIRMA!

1932 yılında Konya’da Atatürk’ü yeren bir şiir okuduğu iddiasıyla tutuklandı. Bir yıl Konya ve Sinop cezaevlerinde yattı. Bugün hala şarkısı dillerden düşmeyen “Aldırma Gönül Aldırma” şiirini Sinop Cezaevi’nin kalın duvarlarına vuran dalga seslerini dinlerken yazdı.

Cezaevinden çıktıktan sonra Ankara’ya gitti ve Millî Eğitim Bakanlığı’na başvurarak yeniden göreve alınmasını istedi.  “Eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesi” istenince 1934’te Varlık dergisinde Atatürk’ü övücü nitelikte bir şiiri yayınlandı ve göreve geri döndü.

1934’te halk edebiyatı tarzıyla beğeni toplayan ‘Dağlar ve Rüzgar’ adlı şiir derlemesi yayınlandı.

Ceyhun Atıf  Kansu, “Dağlar ve Rüzgar” adlı şiir kitabında yer alan şiirleri şu sözlerle yorumladı;

“Benim için sağlam bir biçimcilik içinde, taze bir tekdüzeliği getiren şiirlerdir bunlar. Bir bağlama ezgisi gibiydiler. … Özgün bir duyarlığın kav ateşiyle tutuşturulmuş alevi değilse de o şiirler, Türkçenin içindeki geleneksel çoban ateşini getirirler. Sözcüklerin biçimci ellerini ısıtabiliriz o şiirlerde.  Ozandan çok, Türkçe’nin ocağından sözcüklerin korlu demirini çıkaran bir geleneksel halk demircisi gibidir, şiirlerin işliğinde Sabahattin Ali.”

SÖMÜRÜ ÖYKÜLERİ… TOPLATILAN ROMANLAR…

1934-1936 yılları arası özellikle Varlık dergisinde yayımladığı Kanal, Kırlangıçlar, Arap Hayri, Kağnı gibi öyküleriyle dikkati çekti. Anadolu insanına yaklaşımıyla edebiyata yeni bir boyut kazandırdı. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile getirdi. Aydın ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı eleştirdi. Aliye Hanım’la evlendi, askere alındı.1937 yılında dünyada en çok sevdiğim varlık dediği kızı Filiz dünyaya geldi ve Kuyucaklı Yusuf adlı romanı yayınlandı, roman II. Meşrutiyet döneminde geçer ve Türk Edebiyatı’nın dönüm noktalarındandır. Anadolu’yu konu edinmesiyle bir ilktir. Zengin eşraf ağalarla, eşkıyalar tarafından ailesi öldürülen Yusuf’un karşıtlığı işlenmiştir.  Roman daha sonra aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle toplatıldı.

Yedek Subay olarak askerliğini Eskişehir’de tamamladı, 1938’de Musiki Muallim Mektebi’nde Türkçe öğretmeni olarak göreve başladı. 1940 yılında tekrar askere alındı. 1941-1945 yılları arası Ankara Devlet Konservatuarı’nda Almanca öğretmenliği yaptı.

1940’da yayınlanan İçimizdeki Şeytan adlı eseriyle ırkçı yaklaşımları eleştirdiği için Turancı kesimden tepki topladı. Nihal Atsız, hakaret dolu bir yazıyla kendisini açıkça hedef gösterdi. Sabahattin Ali, açtığı davayı kazanmasına rağmen tepkilerden kurtulamadı.

Bu roman kentlilik kokar, varoluşu ve yaşamayı öğretir. Aşk, felsefe, toplum eleştirisi barındırır.

“İyilik kimseye kötülüğü dokunmamak değil, kötülük yapacak cevheri içinde taşımamak demektir.”

“İnsanların en zayıftarafları, sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadakiyalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, işte bu bilmeden inanmak için çırpınankalabalıktır.”

BİRAZ TUTKU: KÜRK MANTOLU MADONNA

1943’te Kürk Mantolu Madonna yayınlandı. Diğer romanlarında aşk mevcutsa da bu kez sırada tutkulu bir sevdanın sıra dışı romanı vardı. Düzenin silikleştirdiği, kimsenin umursamadığı bir insanın, Raif Efendi’nin hayatını, tutkulu ve imkânsız aşkını, yalnızlığını, yalın bir dille ele aldı. Bu eserin yaratıcılığında Almanya’da yaşadığı bohem hayatın etkisi oldu.

Romanlarında kadını çok iyi işler. Bir yönüyle romantik, duygulu ve naiftir. İnsan ruhunu çözümler. Diğer yandan yaşadığı dönemin sıkıntıların getirisi olarak bireysellikten daha çok toplumcu yaklaşımıyla muhalif bir hayat sürmüştür. Eserlerinde birini diğerinden ayırmadığı bu yönleriyle eşsiz bir sanatçıdır.

Yazmaktan ve hüküm giymekten arta kalan vakitlerde köy enstitülerinde öğrencilere ders anlatır gelenlere tercümanlık yapardı.

RÜZGAR SAĞ’DAN ESİYOR!

1945 yılında tüm Türkiye’de esen sağcı rüzgarlar onu da etkiledi. Milli Eğitim Bakanlığı bu sakıncalı öğretmeni merkeze çağırdı. Sabahattin Ali istifa ederek hayatını yazarlıkla kazanma kararı aldı. Bu karar Sabahattin Ali’nin hayatında çok önemli bir dönemeç oldu. Tekrar İstanbul’a döndü. Vala Nureddin, Mehmet Ali Aybar, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi dönemin en sakıncalı isimleri ile dostluklar kurdu. Aziz Nesin’le birlikte ünlü Marko Paşa dergisini çıkarmaya başladı. Marko Paşa, sosyal siyasal içerikli bir mizah dergisiydi.

“… El açıp davet edecek olduktan sonra, yabancı sermayeyi ne diye düğün bayramla kapı dışarı ettik? Bu işte kimlerin menfaati var?  Milletin alın terini dolara ve sterline satmak isteyenler kim? Gözü doymaz paranın bu korkunç taarruzu karşısında milletini ve vatanını seven namuslu insanlar sesini yükseltmeye mecburdur.Çünkü bu memlekete girip yerleşen yabancı sermayeyi çıkarıp atmanın, yabancı orduları sürüp denize dökmekten daha güç olduğunu biz Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasçıları herkesten daha iyi biliriz.”

Dergi büyük ilgiyle karşılandı ama çok geçmeden sıkıyönetim tarafından kapatıldı. Bu dergi Sabahattin Ali’nin başına çok dert açtı. Sık sık kısa süreli de olsa cezaevine girip çıkıyordu. Aynı günlerde son kitabı ‘Sırça Köşk’ de bakanlar kurulu kararı gereği toplatıldı. Ali Baba dergisinde yayımladığı “Ne Zor Şeymiş” başlıklı yazıda, içinde bulunduğu durumu şöyle anlatmaktadır;

“Çalmadan, çırpmadan bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?”

Sabahattin Ali, yavaş yavaş muhalif yaşamının sonlarına geldiğinin de farkına varıyordu.

1948 yılında hakkında yeni bir tutuklama kararı çıktı. Bu kez cezaevine girmemekte kararlıydı. En yakın dostlarının evinde gizleniyordu. Baskılardan uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar verdi ancak kendisine pasaport verilmedi. Yasal yollardan yurt dışına çıkma olanağı bulamayınca da Bulgaristan’a kaçmaya karar verdi ve para karşılığı Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaştı. Ordudan atılmış olan bir astsubay olan Ertekin, geçimini yurt dışına adam kaçırmakla sağlamakta, öte yandan Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktaydı. Resmi açıklamalara göre Ertekin, “milli hislerini tahrik ettiği için” Sabahattin Ali’yi başına sopa vurarak öldürdü.

“MİLLİ HİSLERİ TAHRİK”

Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı. Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giydi. Ancak yazarın yakın çevresi ise Sabahattin Ali’nin Kırklareli’de Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin’in paravan olarak kullanıldığını iddia etse de bu hiçbir zaman kanıtlanamadı. Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf eden ve Milli Emniyet mensubu olduğu iddia edilen Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; fakat birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

2007 yılında Bulgaristan’ın Eğridere (Ardino) kentinde, Sabahattin Ali’nin 100. doğum yılı kutlandı. Bütün eserleri 1950’li yıllardan beri Bulgaristan’daki tüm okullarda okutulduğundan, Sabahattin Ali bu ülkede çok tanınan bir yazardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir