Cuma , 24 Kasım 2017
Anasayfa » GENEL » Harflerden kelimelere… Kelimelerden şiirlere… Şiirlerden sessizliğe aşık bir insan, bir şair: Furuğ Ferruhzad

Harflerden kelimelere… Kelimelerden şiirlere… Şiirlerden sessizliğe aşık bir insan, bir şair: Furuğ Ferruhzad

Furuğ Ferruhzad’ın şiirlerini hiç okudunuz mu? O yaşamının aksini şiirine dökmüş adeta yaralı bir tanrıçadır… Kısacık ömrüne İran’ın tüm erkek egemenliğine rağmen, Fars şiirine özel bir yer kazandıran, kim olduğunu ve şiir yazmak için doğduğunu bilen, asi, sıra dışı, hüzünlü, kırılgan ve aynı zamanda bütün kuralları alt edecek kadar güçlü bir kadındı. O, kendi dünyasına sarı saçlı gelen ve o dünyayı kara saçlı olarak terk eden karanlık bir ayetti. O, bir şair, ödüllü bir yönetmen, eş, anne ve aşıktı…

Hale Yetiş

Kadın şair denildiğinde aklıma düşendir benim için Furuğ, tüm dilsiz kadınların dili olan bu sancılı kadının şiirine daldığınızda daha derine, dibe dalmaktan kendinizi alıkoyamazsınız. Hani şiir, bazı şairler için var etme hali, bazıları için ise var olma halidir ya, Furuğ’un hayatını biraz incelediğimizde onun ikincisi olduğunu biliriz. En başından beri görürüz, şiiriyle hayata karşı nasıl varoluş savaşı verdiğini, yaşamındaki fırtınalardan incelikler çıkarmayı bilen mürekkep lekeli kocaman bir yüreğe sahip oluşunu. Sesinin, anne olup da cezaların en büyüğüne çarptırılmış bir yüreğin isyanının soylu bir ağıda dönüşmüşlüğünü.

Ölmeden öldürüldüğünde bir daha iyileşmeyecek bir belleğin sürgününü yaşadığını, hiçbir aşkın, hiçbir var oluşun onu iyileştirmediğini görürüz şiirinde. Şiir, yaşamının tüm bu parçalanmışlığını, sözcüklerin derin, dipsiz ve karanlık kuyularından çıkaran bir ışık huzmesi olacaktır onun için. Işık özleminin kör ettiği bir gözün, ölene dek ışıktan perdeler örmesi gibidir onun hali. Kendisi olmanın, özgürlüğü seçmesinin bedelini, şiiriyle ödetmiştir yaşam ona. Sonrası diliyle kurduğu bir dünyaya adım atmakla özgür ve kendi oluşunu tamamlayabilmiştir Furuğ…

Şiir için babasına yazdığı bir mektupta şöyle demiştir:

“Şiir benim tanrımdır, işte ben şiiri bu denli seviyorum. Gecem, gündüzüm bunu düşünmekle geçiyor, kimsenin söylemediği yeni bir şiir, güzel bir şiir söyleyeyim diye. Kendimle baş başa olmadığım ve şiiri düşünmediğim günüm anlamsız ve hiç sayılır. Belki şiir görünüşte beni mutlu kılamaz, ancak ben mutluluğu kendim için başka türlü yorumluyorum. Mutluluk benim için güzel bir elbise, iyi yaşam ve iyi yemek değil. Ben, ruhum memnun olduğum zaman mutluluk duyuyorum ve şiir benim ruhumu memnun ediyor. Şayet insanların elde etmek için çırpındıkları bu güzellikleri bana verseler ve karşılığında şiir söyleme yeteneğini benden alsalar intihar ederim. Siz benden vazgeçin, siz bırakın ben sizce mutsuz ve aylak olayım, ancak ben hiçbir zaman yaşamımdan yakınmayacağım…”

Ayten Mutlu ise onun şiirini şöyle değerlendirir:

“İlk aşamada Furuğ, her ne kadar topluma karşı çıkıyor olsa da, kendi bireysel sesini yükseltmek yerine, toplumu anlama ve algılama çabalarını yoğunlaştırmış, insanlığın ortak ve büyük ruhundaki bilinç olmaya çalışmıştır. Bu dönemden sonraki şiirlerinde, söylem biçimindeki ve imge düzenindeki yalınlık ve akıcılık, yeni derinlikler ve felsefi derinlikler kazanmaya başlamıştır. Kafiyelerin yerini fiillerin seslerindeki doğal müziğin ritmi almış, geleneksel İran şiirindeki ölçüler dışlanmış, önceki dizelerden eksilen bir ya da iki hecenin, sonraki satırlara ulanmasıyla taze bir akış ve biçim elde edilmiştir. Furuğ’un konuları genellikle hayat, ölüm, mutluluk, keder, doğanın güzelliği, toplumsal baskı ve çirkinlikler, umut, umutsuzluk.. gibi temaların yanı sıra kadın ve sevişmenin mistik güzelliğini de kapsar.”

Yaralarım Aşktandır…

Furuğ, kuvvetli ataerkil gelenekleri olan ve modernleşme serüveninin çok başlarında bulunan bir ülkede, 5 Ocak 1935 yılında Tahran’da doğdu. Albay Mohammad Ferruhzad ile Turan Veziri Teber adlı bir kadının kızı olarak dünyaya geldi, var oluş yükü “kadın” olarak doğmakla başladı zaten. Babası, en büyük özelliği ataerkillik olan ordudan aldığı huy ve karaktere uyarak, sıkı denetim kurallarını ev yaşamına da yansıtmıştır. Karısı ve çocuklarına eşya, mal varlığı gibi bakan ordu mensubu baba, kimseye özgürlük tanımıyor, gerçekte onları toplumdaki kurtlardan bu şekilde koruyordu. Tüm bu sebeplerden Furuğ’un başlangıçta en büyük sıkıntısı babası ile oldu. Annesi ise gelenekçi idi, bundan dolayı babasının açtığı sevgisizlik boşluğunu annesi de dolduramamıştır.

Furuğ Ferruhzad’ın ikisi kız olmak üzere altı kardeşi vardı. Kardeşleri ile de “ruh potasında” birleşemediğini zamanla şiirindeki karşı mizah ve alaycı bakışı ile anlatacaktır. Furuğ’un ailesiyle ilgili yazıları, ister kendisinin, isterse kız ve erkek kardeşlerinin anıları, onun her daim hem evde hem de okulda bir sürgün hayatı yaşadığını gösterir. Okul yaşamında da kendi yaşıtı arkadaşları ile de anlaşamadığını gördüğünde ve baskıdan kurtulmak adına, yeteneklerini fark eden ilk kişiye akrabası Pervuz Şapur’a yönelir ve ilk aşk ile tanışır.

Bu aşk değil, aslında tüm baskılardan kaçıştır, ancak bu kaçışın gelenekçi baba evinin devamı olduğunu kısa sürede anlayacaktır. Aşkın trajik yanı, öznesinin hem özgürlüğünden vazgeçemeyişi hem de sevgilinin ondan tam bir teslimiyet bekleyişidir. Furuğ ile Perviz Şapur evlendiklerinde, Furuğ 16, Perviz onun iki katı yaşındadır. Görünürde Furuğ’u ona doğru çeken, onun babasının yerini dolduracak birini arıyor olmasıdır. 1951 yılında evlenirler, iki yıl sonra oğlu Kamyar dünyaya gelir, Furuğ’un bu arada ilk kitabı “Tutsak” yayınlanır. Bu evliliğinin de tutsaklıktan ibaret olduğunu anladığı zaman, tüm yasalara karşı çıkarak, aşkın yakıcılığına ve tüm baştan çıkarıcılığına rağmen özgürlüğü seçerek 1954 yılında boşanır, Furuğ güvenlik çemberinden çıkmıştır artık, o yaşadığı toplumun aksine tekinsiz bir yolu tercih etmiştir, büyük günah işlemiştir ve bu affedilir bir şey değildir bu nedenle en büyük cezaya çarptırılır, en büyük bedeli öder… Şeriat kanunlarına göre oğlu babaya verilecektir ve Furuğ oğlunu bu yolu seçerek gözden çıkardığı için ondan yaşam boyu mahrum bırakılacaktır!

Bir aşkın bitişinin algılayışını şöyle ifade edecektir şiirinde Furuğ:

“o bendeki adam ne olduysa ansızın

gözümde başkalaştı, değişti

sanki gece soğuk elleriyle

takatsiz ruhumu alıp gitti…”

Şiir yolculuğuna kaldığı yerden devam eder Furuğ, kendisine kesilen cezayı şiire dönüştürür; kabuslarla örülü yaşamında, içinin kuytularında gezdirdiği korkuyla ilerleyerek, sadece kendi yoksunluğuna değil, tüm kadınların yoksunluklarını çizer şiirinde devasa bir yürek ile… Ama onun kalbi yerini güneşe bırakmayan, ebedi bir karanlıktır… Onun yaşamöyküsünün özetini “O Günler” şiirinde görürüz, yazmanın, yaşamanın, aşkın, dünyayı tanımanın, coşkunun geride kaldığı o günler bitmiştir artık…

“tüm varlığım karanlık bir ayettir benim

seni

kendinde tekrarlayarak

yeşermenin ve çiçeklenmenin sonsuz gündoğumuna götürecek..”

Kendini oradan oraya sürükleyecek olan bir dönemin ardından, dokuz aylığına Avrupa’ya giden Furuğ, şiiri hiç bırakmaz. Ve tam bu dönemde bir olay patlak verir, Furuğ aşık olur! Kendi deyimiyle kocası Perviz Şapur’a olan çocuksu aşktan koparak gerçek aşkın dünyasına girer. “Yeniden Doğuş”tur İbrahim Golestan ile karşılaşması, Perviz Şapur ile aynı yaşta olan İbrahim Golestan, İran’ın sıkı öykücülerinden, film yapımcısı, senarist, evli ve iki çocuk babasıdır. 1958 yılında karşılaşmalarından sonra ölene dek yaşamının önemli bir parçası olan adamdır İbrahim Golestan. İlişkileri yaşadığı toplumda hep dedikodulara ve eleştirilere maruz kalacaktır. “Yeniden Doğuş” şiiri aşkın gücü ve bitimsizliğinin vurgulandığı güçlü bir soluk olacaktır Furuğ’da:

“hüzünlü küçük bir peri tanıyorum ben

okyanusta yaşayan

ve yüreğini ahşap neyinde

usul usul çalan

hüzünlü, küçük bir peri

geceleri bir buseyle ölen

gün ağarırken bir buseyle yeniden doğacak olan…”

Yeryüzü Ayetleri…

Furuğ’un şiirlerinde artık, öfkeli, kırılgan, karanlık bir çığlık ve ürpertici bir soğukluk hakimdir. Baş kaldırıdır her şeye, dünyada olan yalnızlığını, umutsuzluk içinde anlatışıdır şiiri, aşk haricinde… Kendi toplumuna yıkıcı bir dille karşı koymaktadır, katılaşmış bir acının içinden yükselen isyan duygusu ile konuşur sadece.. Bunu elinin tersiyle kocasının, babasının, o koca koca ak sakallı, kara bıyıklı, hoş kokulu, kravatlı şairlerin, yazarların, dinin zihinlerde ve ruhlarda süren saltanatını sömüren mollaların göğsüne vurarak, onları bir kenara iterek sadece kendi olmaya çalışarak yapar. O yazarak bu kavgadan hiç çekilmez, inat eder, yazar yazar, yazar ve yara bere içinde de olsa kadın sesinin bayrağını o eril dünyanın göğünde dalgalandırmayı başarır… Düşünün ki, İran semalarında Mevlanalar, Hafızlar, Hayyamlar, Nizamiler ile eşit dereceye yükselir, “Tanrı olsaydım eğer, bir gece haykırırdım tüm meleklere / güneş sikkesini karanlığın körüne atsınlar diye…” dizeleri ile isyan işine Tanrıyı da bulaştırır, çünkü artık o, karanlık bir ayettir…

“güneş ölmüştü

güneş ölmüştü ve yarın

çocukların belleğinde

belirsiz, yitik bir imgeydi

onlar bu eski kelimenin garipliğini

iri, kara bir lekeyle betimliyordu ödevlerinde..”

Ev Karadır…

Furuğ, sadece şair değildir, eline kamerayı alarak cüzamlılar evine giden bir sinemacıdır da aynı zamanda. 1962 yapımı bir belgeseli İtalya’da Belgesel Filmler Festivali’nde birincilik ödülünü kazanır. 1963 yılında cüzamlılar hakkında çektiği “Ev Karadır (Hane Siyah Est)” filmi Almanya’da düzenlenen Oberhausen Film Festivali’nde en iyi film ödülüne layık görülür. Furuğ, konu aldığı evin siyahlığını toplumun baskılarına, acımasız yargılarına ve umursamazlığına bağlar, o evi siyah gösteren ve içindekileri de görünmez kılan, dışarıdakilerin bakışı değil midir? Oğlu Kamyar’ı görememenin, özleminin gölgesi de vardır filmini niteleyen o siyah, karanlık uzamda. Bu arada Kara Ev’in çekimleri sırasında annesi babası cüzamlı olan Hüseyin’i evlat edinir, Oğlu Kamyar’a duyduğu özlemi belki biraz dindirebilmek adına…

İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına…

Furuğ’un ölümü de tüm bu ardı ardına gelişen travmalar, aşklar, kitaplar, şiirler gibi aniden olur. Onun ölümü dili kesilmiş kadınların da ölümüdür. 1967 yılının Şubat ayının yağmurlu bir gününde annesiyle ölüme vedalaştıktan sonra kendi kullandığı araç ile giderken, karşıdan gelen okul servisine çarpmamak için duvara çarpınca, arabadan fırlayan Furuğ, kafasını kaldırıma çarptığında saat dörttür. Bu onun son kehanetidir. İki gün sonra toprağa verilirken kar yağar:

“zaman geçti

zaman geçti ve saat dört kez çaldı

saat dört kez çaldı

bugün aralık ayının yirmi biridir

ben mevsimlerin gizini biliyorum

ve anların sözlerini anlıyorum

kurtarıcı mezarda uyumuştur

ve toprak, ağırlayan toprak,

dinginliğe bir belirtidir.

 

zaman akıp geçti ve saat dört kez çaldı

sokakta rüzgar esiyor

sokakta rüzgar esiyor

ve ben çiçeklerin çiftleşmesini düşünüyorum…”

Hepimiz kendi yolculuğumuzun hikayesini taşırız. Ne zaman ki birbirimizin hikayelerine kulak veririz, o zaman çoğalırız. Ötekiliğimizi ve ötekini bu şekilde tanırız. Ancak bunu gerçekleştirebilenler diğerinin varlığını fark edip kabul ederek dünyayı bütünleyebilir, ancak bu şekilde devam edilebilir yola. Furuğ’un yolculuğunu anlamak, tam da bunun için çok değerli bir hazine bizlere. Ama onun aynası asla bu kadarlık değil elbette, keşke herkesin içine bir Furuğ kaçsa…

Son söz Rıza Berahani’den gelsin:

“İçerik açısından Ferruhzad, İran ve dünyadaki ererkilliğe karşıtlığın doğrudan anlatımıdır. İran’da tamamen biriciktir ve dünyada ise kadın biriciklerin arasında…”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir