Perşembe , 23 Kasım 2017
Anasayfa » GENEL » Punk’ın kraliçesi: Patti Smith

Punk’ın kraliçesi: Patti Smith

“Tanrı bize kanat verir, mide verir; uçabilir ya da kusabiliriz. Zafer içinde dönebilir, suyun üstünde durabiliriz, bir bardağa acı doldurur içimizi dışımıza çıkartabiliriz ve bazılarımız titreyecektir. Üzerlerinden azıcık toz toprak dökülecektir; kimseler fark etmez ama havayı dolduracak olan o toz topraktır. Ölümsüz hayalle..” – Patti Smith

Hale Yetiş

Müzik, çoğumuz için hayatın önemli ve genellikle hoş bir parçasıdır, yalnızca dış kaynaklı, kulaklarımızla işittiğimiz müzik değil, içsel müzik, kafamızın içinde çalan müzik öyle. Ama elbette bir ezgiyi güçlükle zihinlerinde canlandırabilen insanlar varken, bütün detayları ve canlılığıyla, algılanışına yakın bir biçimde kafalarının içinde duyabilenler de… Kafanın içinde duyuluyorsa işte buna iyi müzik diyoruz…

Profesyonel müzisyenler, çoğumuzun fevkalade müzikal imgeleme güçleri olarak nitelendireceğimiz yetilere sahiptir. Gerçekten de, bestecilerin birçoğu bestelerinin başını ya da tamamını bir enstrüman yardımıyla değil akıldan ve duygularıyla yaratır. Bunun en müthiş örneklerinden biri punk’ın kraliçesi: Patti Smith…

O halde yazının devamını okumak için edebi anlamda kemikleşmiş albümü “Twelve” albümünü arka fon müziği olarak seçtim, seçim yine de sizin…

İYİ MÜZİK HAYAT KURTARIR!

Dünyaya şairane titreşimler göndererek, müziğin gökyüzünü aştığını ispat eden bir sanatçı… Kafasının içerisindeki hayal gücü ile müziğe yepyeni bir soluk getirmekle birlikte sanki her şeyiyle şair imgesinin varlık bulmuş hali. Düşleri, gerçekleri, asilikleri, büyük hayalleri ve hayal kırıklıklarını, varoluşun bütününü sözden, şiire, şiirden müziğe dönüştüren bir kahin. Sanırım doğduğu andan itibaren de bunun bilincinde olması: “Çocukluğumdan beri, istediğim tek şey muhteşem bir şey yapmaktı” diyerek, en başından beri artistik bir bakış açısına sahip olduğunu gösteriyordu, içindeki çocuk ruhunu hiç kaybetmeyerek…

İşte, bu yüzden bir büyücü, bir şaman, bir hikaye anlatıcısı, bir düş yaratıcısı, bir müzik dehası, çağın ozanı, uçuşan düşüncelerin çobanı ve dahası benim gözümde bir tanrıça olarak hepimizi peşi sıra sürüklüyor yıllardır sarhoş atlar misali. Kendisini dinlemek için uzak diyarlara gitmiş olduğum gibi… Yakın zamanda kendisini kanlı canlı dinleme şansına erişmiş biri olarak diyorum ki, iyi müzik hayat kurtarır! Canlı olarak dinlemeden ölmeyin sakın derim. O’nu dinlerken anladım ki, Patti Smith de bu yeteneğini, rüzgarda uçuşarak kaybolmaya meyilli her şeyin peşine düşerek kazanmıştı, kaybederek inatçı bir hevesle  sadece hayallerinin peşine düşerek, sonunda hayalini gerçekleştirmişti, büyük bir sanatçı olmuştu!

1946… CHICAGO… BİR PAZARTESİ…

Buram buram sanat kokan yaşamını “Çoluk Çocuk” adlı kitabına kocaman bir yürekle sığdırmaya çalışan Smith, 1946 da, Chicago’nun kuzey tarafında bir Pazartesi günü, sıska ve uzun bir bebek olarak dünyaya gelmişti. Yaşama bronşit zatürreeyle adımını atmış, babası buharı tutan bir leğenin üzerinde tutarak hayatta kalmasını sağlamıştı, daha o zamandan belliydi yaşama azimle sarılacağının, inatçılığının ve hevesli hırslılığının. Annesi Patti’ye dua etmeyi öğrettiğinde içindeki hayalperest meraklı kız ortaya çıkmıştı. Soruların ardı gelmeyince annesi meraklarını dindirmek için onu Pazar okuluna yazdırmıştı. Tanrı ile bir bağı olduğunu orada kabullenmişti:

“Gökyüzünde akan yıldızlar misali, hareketli bir varlığın yukarılarda bir yerlerde olduğunu hayal etmek mutluluk vericiydi.”

Ve bir süre sonra kendi dualarını yazmaya başladı, yani kendi dualarını şiire dönüştürerek, bitip tükenmeyen hayalleri vardı o küçücük beyninin içinde. Dine olan bağlılığı yavaştan kitaplara dönüşmeye başladı, dinin bağlayıcılığı özgürlüğünü kısıtladığı için terk etti ve bu terk edişi ise Them’in şarkısı olan Gloria’yı yorumladığında açılış cümlesi olarak anlatmıştı.

Patti, kitapların dünyasına kulaç atmaya başladıktan sonra, artık kendini ifade etme dürtüsü ile hayal gücünün meyvelerini toplamaya başlayacaktı. Kısa öyküleri, hikayeleri, şiirleri boy göstermeye başlamıştı. Annesinin on altıncı yaş gününde ona hediye ettiği “The Fabulous Life of Diego Rivera” kitabından sonra kendisini Diego’nun Frida’sı olarak hayal etmişti, bundan sonraki hayali bir sanatçıyı sevmek, ondan ilham almak, ona destek olmak ve yan yana çalışmak olacaktı.Oldu da..

patti-(3)

DİKENLİ YOLLAR, SIĞ PATİKALAR…

Liseden mezun olan Patti, 1966 yılında babasının tercih ettiği öğretmenlik okuluna başlamıştı, ailesinin maddi durumu iyi olmadığından yazları da bir fabrikada çalışmaya gidiyordu, fakat o yaz başını derde sokmuştu, seksi tecrübe ettiği zamanda, kendisinden bile tecrübesiz bir çocuktan hamile kalmıştı, olduğu yerden uzaklaşmak zorundaydı, okulu ve fabrikayı bıraktı, 1967’de ilk çocuğunu doğurup, güvenilir bir aileye evlatlık verdi, çünkü kaderi şimdilik onun bir öğretmen ya da bir anne olamayacağını söylemişti. O sıralarda Rock’n Roll sevgisi patlak veren Patti, Bob Dylan ve Jim Morrison’a tapıyor, William Blake ve Charles Baudelaire’in edebiyatında kaybolmayı, Rimbaud’un mistik havasını koklamaya bayılıyordu, kendine biraz çeki düzen verdikten sonra hayallerinin rüzgarı onu New York’a sürüklerken tıpkı o klasik bilmece gibi yanına üç şey aldı: kıyafet, çizmek için kalem ve Rimbaud’un “Illuminations”ı.. New York’ta ilk zamanları iş bulma çabası, evsizlik, açlık ve sefalet ile geçmiş olsa da bir kitapçıda işe girince biraz rahatlamıştı.

PATTI & ROBERT…

Kitabevinde her gün tutkuyla yerinden alıp baktığı mor bir İran kolyesi vardı, onunla duygusal bir bağ kurmuştu, ta ki bir gün “şunu istiyorum” diyen biri çıkana dek. Kolyesinin beğenilmesine sevinse de gidiyor olmasına üzülmüştü aslında, paketleyip verirken “o benim en sevdiğim parça idi burada, sakın benden başka kıza verme deyivermişti” karşısındaki delikanlıya, o da vermem demişti, o delikanlı hayatının sanatçısı Robert idi, o hayalindeki Diego idi. Bundan sonrası için aşk ve hayal gücü işbaşında olacaktı. Robert, Patti için artık bir şövalye idi, birbirlerine ilham olan masalsı bir birliktelik başlamıştı, efsane olacaklarını bilmiyorlardı henüz.. Yolları kesişen bu iki tutunamayanı, açlık sefillik, uyuşturucu batağı, hastalık ve cinsel seçimlerdeki aykırılıkları bile ayıramamıştı, Robert eşcinsel olduğunu sonraları anlayacaktı, ama ayırdıkları yolları hep yürüyüş mesafesi kadar yakın olacaktı hayatları boyunca.

Robert, Patti’nin hep şarkı söylemesini istiyordu, sesini çok seviyordu, yazdığı şiirlerini şarkı sözü olarak çevirmesi için de destek olmuştu, Robert bu desteğinde haklı çıkmıştı, ilk şarkısı şiir olarak yazdığı “Fire Of Unknown Origin” olmuştu:

“Ölüm, bir hanımefendinin elbisesi gibi koridorda yerleri süpürerek gelir

Ölüm, en iyi Pazar kıyafetiyle otoyolda araba sürerken gelir

Ölüm gelir, elimden bir şey gelmez

Ölüm giderken arkada bir şeyler kalmalı

Kaynağı bilinmeyen bir yangın bebeğimi benden aldı..”

patti-(12)

ROCK TARİHİNİN KLASİKLEŞMİŞ FOTOĞRAFI!

Robert, fotoğrafçılığa soyunurken, Patti müziğin içindeydi artık, kendi başına ayaklarının üzerinde duruyor olmakla birlikte bir rock grubunun lideri bile olmuştu, 1974’te Robert’in finansal desteği ile grubun ilk single’ı “Hey Joe / Piss Factory” çıktı, sonrası mı? Sonrasında ilk albüm “Horses” gelmişti, Patti bu albümü kaydediyorken şunları düşünüyordu: geçirdiği zor dönemler olsa da rock’n roll’a duyduğu minneti, kişinin kendi kararlarının sorumluluğu ile aldığı gücü ve hayallerin peşinden koşmanın karşılığını..  Geçtiği yolların izleri ve yolu açanlara selam vardı “Horses”ta. Albümün kapağı siyah- beyaz bir fotoğraftı, beyaz bir duvarın önünde beyaz gömlekli şüphesiz Robert’in çekeceği fotoğraf, rock tarihinin klasikleşmiş görsellerinden biri olacaktı.

Horses ile büyük bir başarı ve yükseliş yaşanmıştı, ardından olgunlaşmamış “Radio Ethiopia” geldi, bazı eleştiriler almasına rağmen, zamana yenilmeyen Patti, bu albümdeki şarkılarını 2000’lerde çıkacak olan albümlerine de dahil etmekten vazgeçmedi, çünkü hisleri onu yönlendirmişti hep yaşamı boyunca… Seksenlere girmeden iki albüm daha çıkarttı, Patti’nin Bruce Springsteen ile birlikte yazdığı “Easter” albümünde yer alan “Because The Night” 1978 yazının hit şarkısı olmuştu. Patti, şarkıyı ilk olarak halen şövalyesi olarak gördüğü Robert’a dinletmişti ve Robert büyük bir hayranlıkla: “Benden önce ünlü oldun demişti.” Hayaldi, gerçek olmuştu!

YAPRAK DÖKÜMÜ…

Wave albümü öncesinde, Patti, MC5’ın eski gitaristi Fred Sonic Smith ile tanıştı. Fred, tıpkı Patti gibi şiiri çok seviyordu, zamanla ilerleyen dostlukları evliliğe dönüştü, son aşkı olması için seçtiği adamla ilk aşkıyla yaşadığı gibi yaşadı. Patti ve Fred’in Jackson isimli bir oğulları ve Jesse isimli bir kızları olduğunda Robert’a AIDS teşhisi konmuştu, 9 Mart 1989’da Robert öldü, Patti emekliliğe ayrılmış gibiydi, ardından eşini kalp krizinden 4 Kasım 1994’te kaybeden Patti’nin hüzünlü anılarına tur menajeri olan abisini kaybetmek de eklenmişti. Ardından her daim uzaktan da olsa destek veren hayatının yapıtaşlarından annesini kaybedişi, eksiliyordu Patti yavaş yavaş ama bir yandan da güçleniyordu sanki içindeki kor..

Yeni bir silkelenme ile Patti, tüm zorluklara göğüs gerip müziğine kaldığı yerden devam etti, toplamda 12 albüm yaptı, şimdi ise tıpkı doğduğu andaki gibi hayata tutunma çabaları ile halen karşımızda, halen müzik yapıyor, çiziyor ve Robert gibi fotoğraflamayı seviyor ve en önemlisi yazmaya devam ediyor..

Son olarak, yaşamınıza sihirli bir değnek değsin diye mi bekliyorsunuz, Patti gibi kendi değneğinizi kendiniz yapın, hayal kurun, hayallerinizin peşinden gidin ve en önemlisi müziğin gökyüzünü aştığını unutmayın…

Şimdilerde ne zaman gökyüzüne baksam, Patti’nin o güçlü ruhuyla söylediği şarkıları duyuyorum…

patti-(9)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir