Pazartesi , 29 Mayıs 2017
Anasayfa » GENEL » Renklerin “kanlı” dışa vurumu: Frida Kahlo
frida4

Renklerin “kanlı” dışa vurumu: Frida Kahlo

“Hep kendimi dünyanın en garip insanı olarak düşünürdüm. Fakat sonra dünyada ne kadar çok insan olduğunu düşünmeye başladım. Bu kadar çok insan arasında elbet benim gibi biri olmalıydı, kendini benzer yönlerden tuhaf ve kusurlu hisseden. Sonra onu hayal etmeye başladım. Bir yerlerde oturmuş onun da beni düşünüyor olduğunu hayal ettim. Yani eğer bir yerlerdeysen ve bunu okuyorsan ve bunu biliyorsan, evet, bu doğru ben buradayım ve en az senin kadar garibim.”

Hale Yetiş

Bu dünyaya iz bırakmış kadınların peşinden gitmeyi seviyorum, onların ayak izlerini takip etmeyi, hayatlarına dair her yeni şey keşfedişte daha da içimde büyüdüklerini hissediyorum, karşılarında durduğumda tüm güneşin onlarda hapsedildiğini gözlerimin kamaşmasından anlıyorum ya da şöyle diyorum: evrendeki tüm altınlar saf halde bu insanda toplanmış. Onlar karşımda devasa bir ağaca dönüştükçe ben onların meyvesi oluyorum.. Şimdi bir kadın düşünün kendi gerçeklerinin üzerine bir hayat kurmuş, kendi gerçeklerinin resmini çizmiş, aşkın en tutkulusunu yaşamış, kadın olarak siyasi görüşünü çekinmeden ortaya koymuş ve bize kalıntılarını bırakmış ki o kalıntılar duyumsayan herkesin öznesi olmuş. Evet Frida Kahlo’dan bahsediyorum tam da.. Komünist, feminist, ressam, aşık bir kadın, yürüyen bir çiçek Frida..

Nasıl anlatmalı, neyi anlatmalı, neyi es geçmeli diye günlerce düşündüm, hakkında onlarca şey yazılıp çizildi, görsellendi, Frida’yı yazmak hakikaten zordu kendi adıma, bu yüzden ne yazarsam yazayım bir yanı hep eksik kalacaktı, çünkü bitmeyen bir hikayenin başlangıcıydı yazacaklarım..

DOĞUM TARİHİ: MEKSİKA TARİHİ

İnsanın ruh yolculuğuna başlarken belirli bir potansiyel ile doğduğunu fakat bu potansiyeli açığa çıkarmanın tamamen kişinin elinde olduğunu düşünüyorum. Başımıza gelen her kötü koşul ya da olumsuzluklarda bile inançla, tutkuyla, sebatla, sabırla, inatla devam etmenin meyvesini yiyen bir kadın Frida, 6 Temmuz 1907 tarihinde doğmasına karşın o, doğum tarihi olarak Meksika Devrimi’nin yapıldığı yıl olan 7 Temmuz 1910’u seçerek, asiliğini daha baştan belli etmişti. “Duyduk duymadık demeyin” diyordu Frida, “Ben bir devrimle birlikte doğdum. Gün ışığını görünceye dek isyanın coşkusuyla dolup, böyle bir ateşin ortasında doğdum ben. Gün kavurucuydu ve o gün tüm yaşamım boyunca beni sarıp sarmaladı. Çocukken bir kıvılcım gibi çıtırdadım. Büyüyünce tepeden tırnağa alev kesildim. Ben bir devrimin kızıyım, buna hiç kuşku yok, bir de atalarımın taptığı ihtiyar ateş tanrısının..”

“Hep bir oğlum olmasını istemiştim” diyen babası Guillermo, Frida’nın yaşamını yönlendirmesinde önemli bir yere sahip ilk kişiydi. Kitaplara, tüm doğa olaylarına, taşlara, çiçeklere, hayvanlara, kuşlara, böceklere, renklere duyduğu merak ve tutkuyu, erkek kılığına girerek onu mutlu etmeyi başaran kızına aşıladı. Fotoğraf makinesi kullanmayı, rötuş yapmayı ve ışığı öğreterek içindeki koru yavaştan alevlendirmeye başladı.

frida2

ACIYLA ALTI YAŞINDA TANIŞTI!

Frida altı yaşındayken çocuk felcine yakalanarak ilk acı deneyimini yaşadı. Aylar boyu süren yatalak halinden sonra sağ bacağı, sağ bacağı diğerinden daha ince kaldı. Bundan sonrası için Frida, herşey için iki kat çaba sarf etmeliydi. Koşuda, yüzmede, bisiklette en hızlı olmalıydı. Arkasından “Frida, tahta bacak” diye bağıran arkadaşlarına verebileceği en iyi yanıt “en iyi olmak” olacaktı, acıyla doğmanın bedelini bu şekilde alacaktı..

Frida’nın hastalandığı günlerde Meksika Devrimi’nin patlak verdiği ayaklanmalar baş göstermişti. On yıl sürecek bulanık süreçte, kurşun seslerine devrim türküleri karışmaktaydı. Devrimden sonra büyük bir eğitim seferberliği başladı. Kökenlere dönüş özendiriliyor, yerli kökene ait ne varsa değer kazanıyordu. Bilim ve sanatta büyük gelişme yaşanıyordu. Sanatın sosyal değişime ilham vereceği inancıyla, içlerinde Diego Rivera’nın da bulunduğu ressamlar, halka ait duvarları Meksika tarihini ve kültürünü yücelten resimlerle süslemeleri için görevlendiliyordu.

EN İYİ OLMAYA İLK ADIM!

1922’de Frida, böyle bir ortamda zengin ve seçme öğrencilerin gidebildiği, Ulusal Hazırlık Okulu’nun sınavına girdi ve kazandı. Meksika’nın en iyi öğretmenlerinin, gelecek vaat eden iki bine yakın öğrencinin içindeki otuz beş kızdan biri olmuştu, Frida. En iyi olmanın başlangıcıydı bu fırsat onun için.. Okulda idealleri birbirinden ayrı gruplar vardı. Frida, daha yaratıcı, açık, cüretkar bir grup olan Cachuchac’ların üyesi oldu. Bu gruptakilerin çoğu Meksika’nın geleceğinde entelektüel ve akademik çevrede adlarını duyuracak kişilerdi. “Çevrem yüce emeller besleyen insanlarla doluydu.” Diyordu, Frida. “İnanç ve umut doluyduk. Yeryüzünde değişmesi gereken her şeyi değiştirecek güce sahip olduğumuzu düşünüyorduk. Haklıydık da. Gücümüz neredeyse kendimizi aşıyordu. Asıl önemli olan da atılımımızın yaşamsal olmasıydı. Saftık, henüz kirlenmemiştik.” Çok geçmeden Frida, Cochucha’ların en gözdesi olarak görülen Alejandro’ya aşık oldu. 17 Eylül 1925’in öğleden sonrası her zamanki gibi gezdikleri bir gün, kent trafiğinde çalışan otobüslerden birine bindiler. Evine dönen insanlarla dolu otobüse bir süre sonra frenleri tutmayan bir tramvay çarptı. Tramvayın demir çubuklarından biri Frida’nın sol bacağından girip leğen kemiğinden çıktı. Frida’nın sesi cankurtaran sesini bastırıyordu, acı daha fazla acıyla yoğruluyordu. Sonuçta Fridanın omurgası bel bölgesinden üç yerinden kırılmıştı. Köprücük kemiği ile üçüncü ve dördüncü kaburgaları kırıktı. Sağ bacağında on bir kırık vardı, sol omuzu çıkmış, leğen kemiği üç yerinden kırılmıştı. Çelik tırabzan, vücudunu karın hizasından tam anlamıyla bir şiş gibi delip geçmişti, hiç umut yok gibiydi. Ameliyatlar, alçılar, korseler, yatakta geçen aylar, Frida’ya acılarla yaşamayı öğretiyordu, yaşamın ritmi değişmişti. Bol bol okuyordu ve bunları Alejandro’ya yazdığı mektuplarda anlatıyordu. Mektuplarının kenarına yaşamından sahneleri resmetme gibi bir alışkanlık edinmişti.

frida5

FRIDA, FRIDA İLE YÜZLEŞİYOR!

Geçirdiği trafik kazasından sonra yatakta kımıldamadan yatmak zorundaydı. Annesi yatağının tavanına bir ayna astı. Frida kendisiyle başka bir boyutta yüzleşti ilk kez. Tüm çıplaklığı ile Frida karşısındaydı. O andan itibaren kendi kendinin modeli oldu. Babasının getirdiği renk tüpleriyle dünyası aydınlanıyordu. “Sanatın zamana gereksinimi vardır.” Diyordu Frida, “Dolayısıyla ben –kazanın bir armağanı olarak- vazgeçilmez olmasa da, en azından çok değerli olan bu etkiye sahiptim.” İlk portresini bitirdiğinde 19 yaşındaydı ve tablodaki Frida, Alejandro’ya bakıyordu, fakat artık Alejandro başka birisine aşık olmuştu..

YENİ YOLUN İLK DURAĞI: DIAGO

Frida, sağlığına kavuşmaya başladığında, bu kez maddi sıkıntılar baş gösterdi. Frida, resimden para kazanabileceğini düşünüyordu ama önce resimlerini uzman birinin görmesi gerekiyordu. Öğrencilik yıllarından tanıdığı, ünlü duvar ressamı Diego Rivera bu iş için en uygun kişiydi. Tüm cesaretini toplayarak, Diego’nun çalıştığı iskelenin altına gitti. “Diego, aşağıya gel” dedi, Diego geldi. “Bak, sen kadın avcısı olsan da, ben sana kur yapmaya falan gelmedim, sana resimlerimi göstermeye geldim, ilgini çekmiyorsa söyle ki, ben de aileme yardım etmek için başka işle uğraşmaya başlayayım.” Diego resimleri beğenmişti. “Eve git bir resim yap, gelecek Pazar gelip onu göreceğim.” dedi. Bundan sonrasında Diego sık sık Frida’yı evlerinde ziyaret etmeye başladı, çünkü onda farklı olan ışığı ilk gördüğünde sezmişti. Frida’nın annesine göre ise Diego zengin de olsa çirkin, şişman, kırk iki yaşında, komünist ve inançsızdı. Birçok kişinin bunun fille güvercinin evliliği gibi olacağını söylemelerine karşın 1929 yılında evlendiler.

Bir dizi duvar resmi yapmak üzere 1930 yılında Diego, Amerika’ya davet edildi. Frida’nın yıllardır düşlerini süsleyen ilk uzun yolculuğu olacaktı bu, Frida artık Amerika’yı keşfe çıkmıştı, İngilizcesini geliştiriyor, kendisine yeni çevreler ediniyordu. Bu dönemde artık resimleri kendi kişiliğini bulmaya başlamıştı. 1932 yılında Detroit’e vardıklarında, Frida hamileydi ancak geçirdiği korkunç kazanın bedenindeki hasarları, bebeğin yaşamasına izin vermedi, asla çocuğu olmayacaktı. Yaşadığı acıları “Henry Ford Hastanesi” adlı tablosunda ayrıntılı biçimde işledi.

frida

ELBİSEM ORADA ASILI…

Kısa bir süre sonra annesini kaybettiğinde, makineleşen Amerikan toplumunun içinde kendini yersiz yurtsuz hissediyordu. “Elbisem Orada Asılı” adlı tablosuna başladı. Bu resimde Amerika’ya ait dünyanın içinde Frida’ya ait içi boş bir elbise asılı durmaktaydı. Diego istemese de Frida Meksika’ya dönmek istiyordu. 1933’ün sonunda Meksika’ya döndüler. Diego, Frida’nın kardeşi Cristina ile bir ilişki yaşamaya başlamıştı. “Bu benim yarama bıçak sokmak gibi” diyordu, Frida. Mexico City’de küçük bir daireye taşındı fakat Diego’yu hep sevecekti, içindeki korkunç acılara karşın bir güneş gibi parlıyordu onun için ve şöyle diyordu: “Benim yalnızca kendimi, dengemi ya da yaşamımı sürdürebilmem için tümüyle resme dört elle sarılmam, resmin içine kök salmam gerektiğini duyumsuyorum.1937-38 yılları benim açımdan sanırım bu duyguyu yansıtır ve bu anlamda bir dönemeç niteliği taşır.. Tıpkı sizin ona baktığınız gibi tablonun da size bakması gerekir. İşte ben bu alanda elli santimetrekarelik resimler çerçevesinde daha güçlüyüm. Evet, Diego’nun yirmi beş metrekarelik duvar resimlerinde olduğundan daha güçlü olduğumu söyleme cüretini gösteriyorum. Yapıtım, asla yazılamayacak denli güzel özyaşam öykümdür.”

Lev ve Natalya Troçki için Meksika hükümetinden 1937 eylülünde siyasal sığınma hakkı aldıklarında, Frida ve Diego onları Mavi Ev’e yerleştirdi. Çok geçmeden Troçki ve Frida arasında kaçınılmaz bir aşk ilişkisi başladı. Bu aşkın anısına Frida bir otoportresini yaparak Troçki’ye doğum gününde armağan etti. Bu tabloda Frida bir elinde bir demet çiçek, diğerindeyse üzerinde “Bu resmi, tüm sevgimle Lev Troçki’ye adıyorum. 7 Kasım 1937, San Angel, Mexico” yazılı bir kağıt tutmaktadır.

“KENDİ GERÇEĞİMİ RESMEDİYORUM”

Fransız gerçeküstü şair ve denemeci Andre Breton,Meksika’yı ziyareti sırasında Frida’nın resimlerine ilk görüşte hayran kaldı. Frida’nın resimlerinin gerçeküstücü tanıma tıpatıp uyduğunu söyledi. Breton’u sanatsal görüşleri açısından fazla kuramsal bulan Frida: “Ben hiçbir tanıma uymak istemediğim kanısındayım. Tüm bunlar gereğinden fazla gözde büyütülmüş şeyler. Ben en azından bir şeyden eminim, kendi gerçeğimi resmediyorum.” Demişti.

Frida ilk sergisini 1-14 Ekim 1938 tarihleri arasında New York’ta açtı, sonuç sevindiriciydi: Oniki tablo satılmış, basında çok iyi eleştiriler çıkmıştı. Breton, gösterisinin broşürü için yazdığı yazıda Frida’nın kendini yaratan bir sürrealist olduğunu ilan etti. New york’tan sonra sırada Paris vardı. Ocak 1939’da deniz yoluyla Paris’e gitti. Avrupa’daki siyasal durumdan endişe duyuyordu. Paul Eluard, Yves Tanguy, Max Ernst, Marcel Duchamp, Picasso gibi sanat çevresinin ünlüleri ile tanıştı. “Meksika” başlığı taşıyan sergi 10 Mart 1939’da açıldı. Sergi, ticari açıdan pek başarılı geçmese de ilgi ve saygı açısından çok başarılıydı. Frida, giyimiyle moda çevresini de etkilemişti. Elsa Schiaparelli, tüm Paris için “Madam Rivera” elbisesini yarattı. Vouge’nun kapağında Frida’nın yüzüklerle dolu elinin resmi çıktı ve Louvre Müzesi onun bir tablosunu satın aldı. Daha sonra Picasso, Diego’ya şöyle yazacaktı: “Ne sen, ne Derain, ne de ben, Frida Kahlo gibi yüzler çizmeyi bilmiyoruz.”

frida3

İKİ FRIDA: DIAGO’LU VE DIAGO’SUZ…

Meksika’ya döndüğünde, Diego pek çok serüven yaşamıştı. Diego ile 1939 yılının sonunda boşandılar. Frida “İki Frida” adlı tablosunu da bu dönemde yapmaya başladı, hırsla resme sarıldı, o dönem tablolar birbirini izledi, bu yeniden acıları ile yüzleşme dönemi ardından Diego’ya olan sevgisinin hiç azalmadığını hatta günbegün daha da arttığını hissettiği için Diego’nun elli dördüncü yaş gününde yeniden evlendiler. 1942’de Mexico City’de açılan resim ve heykel okulunda Frida ve Diego öğretmenlik yapmaya başladı. Frida giyimi, yaklaşımıyla, öğrencileri büyülemiş gibiydi. Çocuklar ona “Yürüyen bir çiçek” diyorlardı.

Geçen yıllar Frida’nın sağlığında bir düzelme gösteremiyor, sağlığı her geçen gün kötüye gidiyor, acıları katlanılmaz oluyordu. 1944’te ilk kez bir çelik korse giydi, yaşamı boyunca giyeceği korselerin sayısı otuzu bulacaktı. 1950’li yıllara değin birbirinden güzel ve kendi gerçekliğini yansıtan tablolar birbirini izledi.

1953 ilkbaharında ülkesinde ilk tek kişilik sergisi açılacağında sağlığı o denli kötüleşti ki doktorlar hareket etmesini yasakladı. Galerinin telefonları çalıyordu; Frida orada olacak mıydı? Gelmesi durumunda hazır olması için, sabahtan Frida’nın yatağı getirilmişti. Bir anda dışarıdan bir siren sesi duyuldu, Frida sedyeyle getirilerek yatağına taşındı, yine yapmıştı yapacağını, ölümle dans ediyordu. 13 Temmuz 1954 tarihinde sabaha karşı yatağında cansız bulunan ölümsüz kadın Frida’nın günlüğüne yazdığı son söz şuydu: “Çıkış yolunun güzel olacağını ve asla geri dönmeyeceğimi umarım.”

Son sözü yine yaptığı son eserinin ismi ile yapalım: “Viva La Vida” (Yaşasın Hayat)

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>