Cuma , 24 Kasım 2017
Anasayfa » GENEL » Yetkin Dikinciler & Bülent Emin Yarar ile Profesyonel bir gece

Yetkin Dikinciler & Bülent Emin Yarar ile Profesyonel bir gece

2010 yılından beri kapalı gişe oynayan ve Yetkin Dikinciler ile Bülent Emin Yarar’a “en iyi erkek oyuncu” ödülü kazandıran Profesyonel, Şubat ayında Bursalı izleyicilerle buluştu. Hazır Bursa’ya gelmişlerken biz de bu profesyonel ikiliyi kaçırmayalım dedik ve oyun sonrasında onlarla bir gece geçirdik.

Sunum ve sorular: Adile Demirci Fotoğraflar: Erden Cantürk Mekanlar: Kitap Evi Otel & TKM

İnsan bu kadar profesyonel, bu kadar başarılı, bu kadar popüler olur da hiç mi egosu olmaz? Olmuyormuş işte, yaşadık ve gördük. Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar ile bir oyun sonrası buluştuk ve söyleştik. Oyundan hayata, hayattan oyuna adeta daldan dala insana dair olanı sorguladığımız söyleşi boyunca bol bol da fotoğraf çektik. Yarım saat için sözleştiğimiz halde bir de baktık saatler saatleri kovalamış…

Dünyaca ünlü Sırp yazar Duşan Kovaçevic’in, Yugoslavya’daki büyük dönüşümden önceki ve sonraki toplumsal-politik yaşamı, bir entelektüelin yaşamöyküsü içinde, karakomedi türünde ve ironik bir üslupla anlattığı oyunu Profesyonel ile 2010 yılından beri başta İstanbul olmak üzere tüm şehirlerde kapalı gişe oynayan ikili, bu yoğun ilgi ile Bursa’da da karşılaştı.

Günde 2 kez sahneye çıktıklarından dolayı oldukça yoğun olan ikiliye yaptığımız röportaj teklifine “oyun sonra” olarak olumlu yanıt alınca hemen hazırlanmaya başladık. Muhabirimiz Selçin Acar oyunu izledi ve soruları hazırladı. Fotoğraf editörümüz Erden Cantürk onları en yalın halleriyle en güzel nerede yansıtabileceğini belirledi. Canan Güleç ise oyunu izleyip sizler için yorumladı. Ve tüm ekip Kitap Evi Otel’de Yetkin Dikinciler ve Bülent Emin Yarar ile buluşarak keyifle okuyacağınızı düşündüğümüz bu röportajı gerçekleştirdik.

3

Pek çok oyun seyirci kıtlığı çekerken Profesyonel’in 2010 yılından bu yana kapalı gişe oynamasının ardındaki sır nedir?
Yetkin DİKİNCİLER: Kendimce bir düzeltmeyle başlayayım. Ben pek çok oyuncunun seyirciyle buluşabildiğini düşünüyorum Türkiye’de… Biz bu işi gerçekten seven, bu işe gönül vermiş, çeşitli bölgelerde de yıllarca çalışan, onların turnelerini yapan, İstanbul’da da olsak yine de Anadolu turnelerini yapan insanlar olarak İstanbul dâhil gittiğimiz her yerde halkımızın koltuklarımızı boş bırakmadığını gördük. Tabi bu benim gözlemim. Evet, bazı oyunlara daha fazla ilgi olabilir ama genel bir yanılgı var ve bunun sebebi de sanırım köşe yazarlarının manipülasyonu ya da tiyatroya gitmeyenlerin “tiyatro öldü” üst başlıklarından kaynaklanıyor. Tiyatro, gitmeyen için ölmüş olabilir ama “seyirci yok” demek vaktinden, parasından ayırıp tiyatroya gelen insanlarımıza haksızlık olur diye düşünüyorum.

Bülent Emin YARAR: Yetkin çok haklı. Ülkemizde ki nüfusu ve sahne sayısını düşündüğümüzde çok anlamsız bir oran çıkıyor ortaya. Tiyatro sahneleri giderek çoğalacağı yerde nüfus arttıkça sahne sayısı azalıyor, kapatılıyor. Koltukların boş kalma ihtimali de sahne kıtlığından dolayı olmuyor. Bir de çok hesaplı olması ve prodüksiyon tiyatrosu yapılması tabi ki seyirciyi cezbeden en büyük etken. Ama biz de sahnelerimizin dolu olmasını istiyorsak iyi işler dolu işler yapmalıyız. Korkmadan, cesaretle, yürekle… Yazar Balkanlardan çıkan bir yazar bizim coğrafyamıza çok yakın, anlattığı hikâye bizim coğrafyamıza çok yakın ama bütün dünya dillerine çevrilmiş usta bir yazarın oyununu çok büyük bir keyifle oynuyoruz. 350’ye yakın oyun oynadık. Her gittiğimiz yerde aynı ilgiyi görüyoruz ve tekrar tekrar çağrılıyoruz.

Her oyun provası yeni bir yolculuktur aslında. Bir yazarla tanışırsınız, yavaş yavaş ona değmeye başladıkça, ona dokunmaya başladıkça aşk başlar yazarla aranızda ve bu heyecan yakalandığında ki bu aşk heyecanı gibi bir şeydir, o yakalandığında rol kendini götürür. Yani siz rolü aramazsınız, tekste ki hikâye sizi alır götürür… Bülent Emin Yarar
Her oyun provası yeni bir yolculuktur aslında. Bir yazarla tanışırsınız, yavaş yavaş ona değmeye başladıkça, ona dokunmaya başladıkça aşk başlar yazarla aranızda ve bu heyecan yakalandığında ki bu aşk heyecanı gibi bir şeydir, o yakalandığında rol kendini götürür. Yani siz rolü aramazsınız, tekste ki hikâye sizi alır götürür… Bülent Emin Yarar

Karakterlerinize hazırlık sürecinden bahseder misiniz?
Bülent: Onda özel bir durum yok. Bunların hepsi birer buluşma. Bu buluşmayı Duşan Kovaceviç yaşattı bize. Ben o teksti ilk elime aldığımda çok heyecanlandım. Hemen tiyatro idaresine götürdüm. Repertuarda olan bir oyun olduğu söylendi ve müdürümüz, “Tabi hemen başlayın” dedi. Işıl Kasapoğlu’na verdim teksti, okudu ve o da, “Tamam harika” dedi. Yetkin’le telefonlaştık, o da, “Tamam geliyorum, böyle bir ekip varsa okumama bile gerek yok” dedi. Ve yolculuk başladı…

Yetkin: Hazırlığın bence en önemli ve en heyecan verici tarafı o yazarın o role uygun gördüğü giysileri giymek değil insan olarak kendi giydiklerimizi çıkarabilmek. Yani o ana kadar hayatta ne yaşadıysak, üstümüzde ne varsa onlardan arınmak ve eski alışkanlıklarımızı bırakmaktan söz ediyorum. Çünkü yazarın kurduğu dünyanın içinde figürler olacağız ve o insanları, o karakterleri yaratacağız. Ve burada da en önemli şey Bülent’in de söylediği gibi yeni bir insanın hayatını ve onu anlamaya çalışmak. Biz her defasında o karakterler için bir şeyler ararken kendimizi de yeniden keşfediyoruz…

4

Oyunun içinde karakterleri canlandırırken kendi ideolojik görüşlerinizden sıyrılabiliyor ve tarafsız olabiliyor musunuz?
Yetkin: Bu bir ödev zaten. İşiniz orda. Siz Yetkin ya da Bülent değilsiniz artık. Teya ve Luka’sınız. Sıfırlanıyorsunuz.

Bülent: Bu çok güzel bir soru. Zaten sanatta en büyük ve öne çıkan hikâye tarafsız bakmaktır hayata, dünyaya. Önyargılardan arınmaktır. Sistemdeki zaafları yakalar sanat ve onlarla uğraşır. Bu oyunda da yazarın evrensel boyutta yakaladığı en önemli şey tarafsız olması, sistemin penceresinden bakması. Dolayısıyla biz aslında her seferinde kendimizi de eğitiyoruz. Seyirciye, “Bakın biz her şeyi biliyoruz, size nasıl anlatacağız bunu” demiyoruz.

Yetkin: Yazar kendiyle yüzleşmişken oyuncudan da yönetmenden de aynı şeyi talep ediyor ve bütün bu yapı seyirciden de aynı şeyi talep etmiş oluyor.

Bülent: Bir de öyle ilginç bir şey oluyor ki mesela gündemi bağlayan bir şey oluyor ve orası geldiğinde her seferinde seyircinin algısı da farklılaşıyor daha doğrusu verdiği reaksiyonlar büyüyor. 5 senedir yaşıyoruz biz bunu. Malum bizde gündem her gün değişiyor. Oyunda Luka’nında, “Bugünden yarına bizim memlekette her şey değişiverir zaten” dediği gibi… Biz yarın var olan iktidar değişse de bu oyunu oynayacağız bizim için değişen bir şey olmayacak. Ama dediğim gibi bizimde seyircinin de algısı değişecek, gelişecek…

Sanat, kendini anlatmanın en güzel ve en samimi yoludur… Bülent Emin Yarar
Sanat, kendini anlatmanın en güzel ve en samimi yoludur… Bülent Emin Yarar

Gerçek hayatta bir Luka’nız olsun ister miydiniz?
Yetkin: Ben bunu çok düşündüm. Bu tehlikeli bir şey. Bir kere, “Ne hakla?” diye düşünür insan. Ben iki gün önce oteli değiştirirken gömleğini unutmuş biriyim mesela. Luka’m yoktu resepsiyondan aldım, Luka olsaydı toplardı arkamdan. Karşılıklılık varsa takip iyi bir şeydir yani birbirimizi takip edebiliriz ama biri beni takip ediyorsa kişisel olarak buna öfke duyabileceğimi düşünüyorum. Hatta biz oyuna çalışırken biraz da içine düştüğümüz bir tuzak oldu bu. Biraz işin mutfağından bir ipucu da vermiş olayım size. “Bu palto, bu mektuplar, bu saat, babamın saati, sen ne hakla bunları alabilirsin” deyip birbirimizin üzerine atlayıp dövüşmeyi de denedik. Bunlar prova süreci, genel geçer algıyla yaratım süreci güya. Fakat bakıyoruz ki öyle gitmiyor iş. Hayat gerçek! Saati çıkardığında, “O saati nasıl buldun?” demekten çok saatin büyüsüne kapılıyorsun. Dolayısıyla sorduğunuz sorunun bende ki cevabı şu; ben bunu talep etmem, benimde bir Luka’m olsun istemem. Ama günün birinde bir Luka karşıma çıkarsa da hayır demem.

Bülent: Neler bıraktım acaba ardımda dedirten bir şey aslında o. Hepimizin aklında soru işaretleri vardır hayatına dair. Ama keşkeler de var. Keşke boşu boşuna konuşmayıp hep anlarımızı yaşasak insan olarak. Biz hep bir yerlerde bir şeyleri kurtarıyoruz, kurtardığımızı sanıyoruz ama eylemsiz yaşıyoruz. Hep konuşarak yaşıyoruz. Oyunda da yine Luka, “Siz boyuna konuşurdunuz, hiç susmazdınız oysa sizin konuştuklarınızdan koca koca kütüphaneler oluşurdu, içlerinde güzel şeyler vardı ve ben hayran oluyordum” diyor ki gerçekten hayran olmuş. Ama onların hepsi hava da uçuşup yok olmuşlar. “Konuştuklarını dosyaladım sana geri getirdim, hayatını geri getirdim sana” diyor ama bu çok acı bir şey aslında. O yüzden bende böyle bir acıyla karşılaşmanın bir insana çok ağır geleceğini düşünüyorum.

Siz gerçek hayatta Teya’nın babasıyla ya da Luka’nın oğluyla yaşadığı gibi bir çatışma yaşadınız mı?
Yetkin: Döngüler yaşanıyor, insanlar kendi hayatlarını yaşıyorlar güya. Luka, Tito döneminin piyonu, neferi, fedaisi. Vur derse vuracak, kes derse kesecek, ez derse ezecek. Karşısında duran adam Theodore Teya Kray Tito’ya karşı. Tito’nun özgürlükçü değil tam tersi baskı rejimi olduğu ve ondan kurtulurlarsa yeni bir hayatın mümkün olacağını öngören güya okumuş yazmış bir adam. Güyayı aşağılayarak söylemiyorum çünkü herkesin yaptığı “güya”dır. Yemek güya güzeldir. Burası güya güzel bir yer ki nasıl baktığımıza bağlı. Ne kadar emdiğinize bağlı hayatı. Ama bu iki kişi yarım. Luka çok inandığı bir şeyi kendini yaşayarak yaptığını zannederken başkasının hayatına odaklanmış, Teya’da o sistemi değiştirmek için her şeyini birey olarak vereceğini düşünürken kendi hayatını kaybetmiş. Hayatı yok, unutmuş ve başkası topluyor getiriyor. İki kişiden bir kişi ediyor sonunda zaten. Bu bedensel olarak da tasvir bulan bir şey. Öyle bir yerde tamamlanıyor ki oyun kendi hayatımızı yaşadığımızı zannederken başkaları için koşturduğumuzu görüyoruz. Bu artık insanlara, izleyenlere kendi hayatlarına dair nasıl bir ipucu veriyorsa oyundan çıkış intibaları da odur diye düşünüyorum.

Eğitim şart deniyor, eğitim iyi bir şey gibi düşünülüyor ancak günümüzde eğitim eğmek bükmek üzerine tasarlanmış. Yani insanı istediği şekle sokmak ve sisteme hizmet edecek birer tuğla olarak yetiştirmek için var. Eğitim tuğlaları oluyoruz bu sefer ve duvarın içinde birer taş olarak kalıyoruz. Kendimizi o duvarın içinden çekebilecek kadar özgürleşmeliyiz. Yetkin Dikinciler
Eğitim şart deniyor, eğitim iyi bir şey gibi düşünülüyor ancak günümüzde eğitim eğmek bükmek üzerine tasarlanmış. Yani insanı istediği şekle sokmak ve sisteme hizmet edecek birer tuğla olarak yetiştirmek için var. Eğitim tuğlaları oluyoruz bu sefer ve duvarın içinde birer taş olarak kalıyoruz. Kendimizi o duvarın içinden çekebilecek kadar özgürleşmeliyiz. Yetkin Dikinciler

Bu soruya gelince; Yeryüzünde ne kadar insan varsa o kadar hikâye var. Ne mutlu ki biz bu işin anlamaya çalışan ve anlatan tarafındayız. Bireysel olarak tabi ki çatışmalarımız oldu, oluyor. İnsan soyunduğu zaman, zamandan, teknolojiden, bilgiden ki bilgi bile tehlikeli bir şeydir nasıl donatıldığınızla alakalı olarak, insan bütün bunlardan arındığında farklılık diye bir şey kalmıyor. Ben bu oyunla bir kere daha ailemle, hayatımla, sevdiklerimle, tanıdıklarımla ya da daha tanımadıklarımla ön yargısız ilişkilerimi gözden geçirdim diye düşünüyorum.

Bülent: Luka’nın oğluyla yaşadığının aynını bende babamla yaşadım. Babam, şuanda hayatta değil, Adalet Partisi’ni tutardı, biz de abimle komünisttik. Tabi ki büyük çatışmalar olmuyordu ama bir perde iniyordu aramıza hep. Ankara’da yaşıyorduk, abim kaçtı üniversiteye girdi, ben kaçtım Mimar Sinan Üniversitesi Opera bölümüne başladım ve o dumanı dağıtmaya çalıştık. Ama sonuç olarak geriye dönüp baktığımda babamın o samimiyetinin ve insancıllığının bende bıraktığı izlerde yoğun olarak görünüyor. Çünkü o da çok duygusal, çok dolu bir insandı. Ve haklıydı o an için. Ama biz şimdi ne güzel ki böyle bir mesleğin için bütün bunları gözden geçiriyoruz. Gözden geçirirken de tekrar yaşıyoruz aynı duyguları. Belki de taze kalmasının nedeni de bu. Çünkü her defasında kendimize tekrarlıyoruz. İnsan olmaya çalışıyoruz çünkü çok zor bir şey insan olabilmek.

9

Oyunu izlerken Luka’nın gözlerinde Teya’ya duyduğu sevgiyi çok net görebiliyoruz. O sevginin nedeni sizce neydi?
Bülent: Oğlu… O benim hazırladığım bir şey değildi. Luka, Teya her nutuk atmaya başladığında polis olduğunu unutup ağzı açık onu seyrediyordu, dinliyordu eminim ve dolayısıyla bir hayranlığı da vardı. Kafasında bir şeyler uyanıyor çünkü onunda. Onda uyandırdığı şey hayatıyla tamamen zıt ve buna rağmen dinliyor ve onsuz yaşayamamaya başlıyor bir süre sonra. Var olma savaşı bu. “16 yıl resmi olarak izledim seni, oğlum istedi 2 yıl daha devam ettim” diyor. O bir aşk. Bir sürü katman var olayın içinde. Oğlunu anlamak için yaklaşıyor ama bu bir katmanı sadece. Bir süre sonra oğlu gibi de görmeye başlıyor.

Yetkin: Teya da, başkaları için de sorular sorduğunu varsayarak ki aydınların genel kompleksidir bu, “Ben bilirim, çobanlar bilmez, köylü bilmez, çiftçi bilmez, biz biliriz!” Bir karşıtlık var, sistemde cevaplar hazır ama soruya yer yok. Soru tehlikeli bir şey, soru sorduğunda icat çıkarmış, kurcalamış oluyorsun, düzeni biraz sallamış oluyorsun. Tam da burada onun karşıtı bir sorunsalı Teya’da yaşıyor. En iyi soruları sorabildiğini varsayarak başka hayatların başka soruları olabileceği gerçeğini göz ardı ediyor. Aydın pozisyonu, statüsü biraz böyle bir şeydir; yarı aydın yapar kişiyi. Çünkü ben onların dertlerini biliyorum dediğiniz anda asıl derdi kaçırıyor olursunuz.

8

Oyun interaktif ilerledi. Seyirciye sorular sordunuz, cevaplar aradınız.
Yetkin: Gösteri başladığında karşılıklı etkileşiminde eğip büktüğü yerler oluyor. Ama bu malzemeyi değiştirmek anlamında değil, o malzemenin eğilip bükülmesidir. Biz hiçbir zaman metnin dışına çıkıp doğaçlamalar yapmıyoruz ama bu oyunun özel bir yapısı var. Seyirciden etkileniyoruz tabi ki. Metnin sorduğunu seyirciyle samimi olarak paylaşıyoruz. Yazar soruyor, “Bu olabilir mi, biri gelip geçmişinizi değiştirebilir mi?” çünkü bundan sonra bir buçuk saat boyunca buna dair bir şey izleyeceksiniz. Bakalım neler uyanıyor izleyicinin kafasında ama en önemlisi bir uyaranla başlaması. Sadece seyirci kalamayacaksınız diyor belki de…

Bülent: Bu durum samimi olmaya zorluyor bizi aslında. Güzel olan bir tarafı da Yetkin’in de dediği gibi doğaçlamalardan besleniyoruz oyunda. Mesela Luka köpeği veriyor Teya’ya, “Yazarlar kulübünde unuttuğun, oğluna aldığın doğum günü hediyesi” diyor ama onu sunarken o köpeğin oynaması vs. prova da ortaya çıkan bir şey. Dolayısıyla doğaçlama bu sanatın en büyük arkadaşı. Doğaçlama uydurma değil, var olan hikâyeyi daha net ve samimi anlatmamıza neden olan elimizde ki en büyük araç.

10

Sizce gerçek hayat, oyunda Luka’nın anlattığı “köpeğin nöbet değişimi” öyküsünde ki gibi mi?
Yetkin: Tabi. Köprü altında ölen bir sürü Yeşilçam starının haberini görüyoruz.

Bülent: Her konu da öyle siyaset, sanat… Zamanı geldiğinde o zinciri başka birine takıyorlar. Hepimizde o zincirden birer tane var. O zinciri kırabilme şansımız hayat devam ettiği sürece var. Biz de önce kendimize bir şeyler söyleyerek, davranışlarımızı farklılaştırarak, böbürlenmekten vazgeçerek, kibri azaltmaya, hoşgörüyü çoğaltmaya çalışarak o zinciri kırmaya çalışıyoruz. İnsan olmayı becermeye çalışıyoruz. Ama bu demek değil ki becerdik. Çünkü hayat devam ediyor. Ama bizim insanımız için başkalarını eleştirmek hep daha kolay çünkü kendimizi eleştirmekten korkuyoruz.

Oyunu baz alarak tiyatro izleyicisinin analizini yapabilir misiniz?
Bülent: Bu oyun İstanbul’da ne reaksiyon aldıysa Bursa’da, Çorum’da da, Rize’de de aynı reaksiyonu aldı. Biz Diyarbakır’a gittiğimizde erkekler ellerinde tespihleriyle gelmişlerdi karşımıza, belki kadın görmeye gelmişlerdi, algı öyleydi çünkü ama o kadar hazır ki seyirci ve o kadar masum ki, masumlaşabiliyor ki bütün o pençeleri geri çekiyor insanlar oyunu izlerken. Türkiye’nin her yerinde bu böyle. Seyirci aç, seyirci açık. Yeter ki onlara dokunmayı bilelim.

Yetkin: Önemli olan tiyatro seyretmeyi bilmek değil, bir hikâyeyi dinlemeyi bilmektir. Yani biri gelip bir şey anlattığında ona dert ortağı olmuyor muyuz? Onu becerebilmek mesele, insan olmayı bilmek…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir