BEATPAZARI GENEL

İlhan İrem yazdı…

MİNAREYİ ÇALAN KILIFINI HAZIRLAR

Gökyüzü iyice karardı… Göz gözü görmüyor.

Devasa bir foseptiğin uğultuları mıdır duyulan ?

Yoksa bir tufan mı yaklaşıyor ?

Ses kayıtları işportaya düşmüş…

Nerdeyse eski zamanların arabalı kaset tezgahları gibi sokaklarda satılacak.

Siyasetçisi, hacısı, hocası, oğlu, kızı, bacanağı, iş adamı(!) ve güç yalayıcı medya gülleri…

Güneş Ülkesinin tüm aydınlık değerleri son on küsur yıldır içinden kemirilip bitirilmiş.

Hep birlikte iş tutan haramilerin pespayeliğinde emsali görülmedik bir balçığa sıvaştırılmış.

Ve bu rezilliğin yaratıcıları hiçbir şey olmamış gibi, sabah-akşam kürsülerde…

Bütün kandırılmalara açık bir damar keşfetmişler, pislikleri kılıfladıkları yalanları zerkediyorlar.

Hiç susmayacaklar ve durmayacaklar… Çünkü bağırmaktan başka çareleri yok !

Durunca düşeceklerini, düşünce silinip toz olacaklarını tarihten, biliyorlar.

Sıkıştıkları köşede oldukça rahat göründükleri de söylenebilir.

Çünkü arkalarında ne yaparlarsa yapsınlar, aldırmayan…

Ne söylerlerse söylesinler inanan…

“Soyuyorsa beni soyuyor, size ne ?” diyebilen…

Ne olursa olsun oy tercihlerini değiştirmeyen bir kitle var.

Bu dumur komedisini asıl sahneye koyanlar yaşananların tepkisiz seyircileri olunca;

Yalan çıtasının her geçen gün daha yükseklere konduğu binbir gece kabusları gerçekliğe dönüşüyor.

Kağıttan özgüven dekorları içinde, körler ve sağırların birbirini ağırladığı oyun sürüp gidiyor…

Bu yüzsüzlük tefrikasının eskilerin güzelim masallarıyla hiçbir ilgisi yok.

‘Utanmak’ diye bir duygu vardı eskiden.

Susmak…

Özür dileyebilmek.

‘Vicdan’ vardı en başta…

‘Merhamet’ vardı.

Gezegeni… Gezegende insanı, insan gibi ayakta tutan bütün güzellikleri dipsiz bir kuyuya attıkları için, iyice arsızlaşan hırsızlar baştacıdır artık.

Aşkı yitirince şarkıları ölmüştü…

Ve vicdanı yitirince, doğa, hayat ve insan, her şey kurudu… Çöle döndü.

Yaşam çölleştikçe bedeviler sardı ortalığı.

Şark diyarlarının inceliksiz pusu kültürü bütün bir hayatı esir aldı…

Ve bir asırdır yerin altında gizliden gizliye aydınlıkları kemiren karanlıklar artık korkusuzca gün ışığına çıkarak hayatları karartıyorlar.

Kendi kralları, kendi tebasına yalanlar söylüyor hiç susmadan…

Ana okulu çocuklarının bile gülüp geçeceği kurgulara, bize uzak o ülkenin yarısı körü körüne inanıyor.

Ama bununla yetinmiyor yalancılar…

Henüz karartamadıkları diğer tarafın, aynanın öteki yüzünün de masallara inanmasını istiyorlar.

Bu uğurda insanları kırıp döküyor, bölüyor, en tehlikeli sularda provokasyonlar yapıyorlar.

Açık hapishaneyi büyütmek için kapanık dünyalardan ve diğer saflıklardan vize almak peşindeler.

Oysa görebilenler için her şey ne kadar net;

Tarihin en yüksek destekli muktediri, okyanus ötesindeki kankasıyla beraber, cumhuriyet değerlerini çatır çatır parçalayarak, el ele, neşeyle yürüyorlardı…

Kuzunun öldürüleceği toplu cinayet için ortak yaşam boyutunda bir araya gelenler miras paylaşımında anlaşamayınca şizofrenik beddualar havada uçuşmaya başladı.

Karanlığa kurban ettikleri ülkenin postundan birbirlerini ayıklamaya çalışıyorlar şimdi.

Her şey arapsaçına dönüp, güzellikler büyük bir şehvetle hiçlendikçe;

Ellerine geçirdikleri özgürlüklere açık hazinenin, onların korku kalıplarına hayal bile edemeyecekleri kadar büyük geldiği görülüyor.

Karanlık projektörleri birbirlerine çevirince eski dostlar…

Ülke tarihinin en büyük yolsuzluğunu ve organize hortumculuğunu yapanlar, tam da iş başında gözlerine ışık tutulmuş tavşanlar gibi enselerinden tutulup yakalandılar…

Ve o ikiz gofret reklamı gibi, diğerinden hiçbir farkı olmayan öteki, büyük gürültülerle bağırıyor…

Dış mihraklar ve lobilerle süslü komplo masallarıyla, suçlular yerine yakalayanlardan hesap soruyor.

Bir zamanlar yol arkadaşı değilmiş gibi, kendi paraleline meydan okuyor şimdi.

Yıllar önce altın tepside ikram ettiği adaleti ve güvenliği öteki yarısından alıp, kendine bağlıyor.

Haktan, hukuktan, adaletten, güvenlikten…

Nifak ve şiddetle, taş üstünde taş bırakmadığı bir ülkenin geleceğinden söz ediyor.

Kendisini ve yanındakileri kurtarmak için kurduğu…

Sürgünlerle, yasaklarla, sansürle koruyabildiği kendi paralel gecekondusuna güvenmemizi bekliyor.

Çifte standartlar,haksızlıklar ve yalanlar, her gün mağduriyet soslarıyla toplumun üzerine boca ediliyor.

Cumhuriyet devrimlerinin, ulusal ordunun, çağdaş direnişin kolunu kanadını birlikte kıran karanlıklar, şimdi birbirlerini suçlayarak, peşpeşe itiraf anlamında açıklamalar yapıyorlar.

Genel Kurmay Başkanını, yurtseverleri düzmece delillerle ve ne idüğü belirsiz gizli tanıklarla içeri tıkan savcılar onlara yöneldiğinde birdenbire paralel yapının elemanı oluverdiler.

Gezi Çocuklarını gazlayıp öldürürken, kör ederken ‘destan yazdığı’ söylenen polis, onların çocuklarını almaya geldiyse ‘çeteci’dir artık.

Herkes görüyor… Ama birileri görmüyor, göremiyor.

Ve o, ülkenin tamamı olarak kabul ettiği takipçilerine servis vermeyi sürdürüyor.

Böyle bir bataklığın içinden dahi mağduriyet edebiyatı ile çıkabiliyorsa insanlar…

Ve toplum oynanan büyük oyunu halâ göremiyorsa eğer…

O zaman susarak ya da oy vererek bu çivisi çıkmış düzeni destekleyenler hiç şikayet etmeyecek !

Çünkü, ölü toprağı savrulup atılmadıkça suskun hayatlardan…

Sonuç hiç değişmeyecek;

Aşksız insanlar sanatsız ve müziksiz kalır…

Ve tepkisiz toplumları vicdansızlar esir alır.

Işık ve sevgiyle…

İlhan İREM / Aydınlık Gazetesi / (26 Şubat 2014)