GENEL LİSTELER RÖPORTAJLAR

Tolga Gümüşay ile edebiyat üzerine

Yetişkinler için olduğu kadar gençler için yazdığı kitaplarıyla da büyük beğeni toplayan Tolga Gümüşay ile gençlik edebiyatı üzerine konuştuk.

Mahir Bora KAYIHAN

[dropcap]1972[/dropcap]’de Edirne’de doğan Tolga Gümüşay’ın çocukluğu, babasının mesleği nedeniyle Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde geçti. Bursa’da başladığı ilkokul eğitimini Erzurum’da tamamladı. Yatılı okuduğu Kadıköy Anadolu Lisesi’nden 1990’da mezun oldu. İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ndeki eğitiminden sonra Marmara Üniversitesi Örgütsel Davranış Bilimi Yüksek Lisans Programı’nı tamamladı. 1993 yılından bu yana reklamcılık alanında çalışan Gümüşay’ın Günışığı Kitaplığı’ndan yayımlanan ilk romanı 6 Yıl Tam Pansiyon6 Yıl Tam Pansiyon ’u Geleceği Görme OrtaklığıGeleceği Görme Ortaklığı ve Keskin Naneli ÖykülerKeskin Naneli Öyküler izledi. Yetişkinler için Pembe Tuvalet (2004), Anormal (2008) ve Hiç Kimsenin Kenti (2010) yayımlandı. Gümüşay, eşi ve oğluyla birlikte İstanbul’da yaşıyor.

Ülkemizdeki “çocuk ve gençlik edebiyatı”nı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çocuk ve gençlik edebiyatımız son 10-15 yılda önemli mesafe kat etti. Yayımlanan eser miktar ve çeşitliliğinde, yayınevlerinin bu alana odaklanmasında, çocuk ve gençler için (de) yazan yazarlarımızın sayısındaki artışta, öğrenci-öğretmen-ebeveyn-yayıncı-kütüphaneci-yazar-medya ve devlet yetkililerini bir araya getiren diyalog, seminer ve organizasyonlarda bu gelişmenin yansımalarını görebiliyoruz. Ancak benim en önemli bulduğum değişim, son yıllarda çocuğun birey olduğunun algılanmaya başlanması. Çocuklar ve gençler terbiye edilecek, ders verilecek, yaşken eğilecek hedefler olmaktan çıkarılıp; ne düşündüğü, hissettiği önemsenen, özgürce seçme hakkına saygı duyulması gereken bireyler olarak kabul görmeye başladı. Bu anlayış henüz yeterince olgunlaşmadı belki ama şimdiden olumlu sonuçlar vermeye başladı. Çocuk, kendi algısına, ihtiyaç ve duygularına uygun bir dille, onun benimseyebileceği karakter, dünya ve örgülerle oluşturmuş eserlerle buluşabiliyor artık.

Aileler genellikle çocuklarının kitap okumamasından yakınırlar. Bir yazar olarak “kitapların okunmaması” konusunda neler düşünüyorsunuz?
Ailelerin büyük çoğunluğu kendileri okumazken çocuklarının kitap okumamasından yakınırlar. Bir defa ilişkinin temel açmazı burada. Çocuk gördüğünü yapar, söyleneni değil. Aileleri de anlamak lazım. Onlar daha da az okuyan aileler tarafından yetiştirildiler. Bugün özellikle büyük şehirlerde uzun, yıpratıcı mesailerin, trafikte geçen saatlerin ardından yuvalarına ulaşıp, evdeki sorumluluklarını yerine getirmeye çalışıyor, yorgun düşüyorlar. Ama bu mazeretler zincirinin bir noktada kırılması gerekiyor. Aileler çocuklarının kitap okumasını arzu ediyorlarsa yapabilecekleri iki şey var: Ya evde daha çok okuyarak çocuklarına örnek olacaklar. Ya da çocukları ile kitap okuma seansları düzenleyip, onun kitapla ilişkisini güçlendirmeye çalışacaklar. Çocukları bisiklet kullanmayı öğrenene kadar yanında olup, selesinden tuttukları gibi.

tolga manşet

Sizce çocukların yeterli derecede kitap okumamalarının nedenleri neler?
İki temel nedeni var kanımca. Birincisi teknoloji ve eğlence dünyasındaki gelişmeler. Her gün çocukların karşısına kitaptan çok daha kolay tüketilebilir, daha renkli, hareketli, popüler seçenekler çıkıyor. Bilgisayar ve konsol oyunları, dvd filmler, çocuk kanalları, internet tabanlı sosyal paylaşım, müzik ve spor içerikleri bir kuşak öncesi sayılabilecek bizlerin çocukluğunda yeri olmayan ancak şimdiki neslin ilgisini, zamanını işgal eden unsurlar. Kitabın -yavaş yavaş teknolojiyle bütünleşme girişimlerinde bulunulsa da- görsel ve işitsel yanı güçlü bu gibi pratik ve eğlenceli rakipler karşısında çok da cazip bir seçenek olarak görülmediğini, sıkıcı ve zahmetli bir ilk izlenim bıraktığını kabul edelim. İkinci neden ise büyüklerin (başta öğretmen ve ailelerin) sergilediği tutum ve yöntemler. Çocuğa hiç kimse “sinema seyretmek yararlıdır”, “sinema seyretmen lazım” demiyor. Ama hemen her çocuk film izlemeye bayılıyor. Sinema deyince herkesin aklına farklı türler, oyuncular, sahneler geliyor. Bir genç özgürce kendi sinema dünyasını kuruyor, dvd’sinde dilediği filmleri oynatıyor. Harçlığını, zamanını -sınırları ölçüsünde- istediği arkadaşıyla istediği sinemaya gidecek biçimde ayarlayabiliyor. Bunu başkaları istediği için değil, kendisi keyif aldığı için yapıyor. Biz kitap söz konusu olduğunda çocuğun yaşına, düzeyine, kişiliğine, ilgi alanlarına uygun yönlendirmeyi yapamadığımız gibi ona seçme özgürlüğü de bırakmıyoruz ve onun kitap okumaktan keyif alan bir birey olmasını sağlayamıyoruz. Kitap okumanın aktif bir eylem olduğunu, o havalı teknolojik seçeneklerden farklı olarak bir kitabın her okurun zihninde yeniden ve ayrı ayrı yazıldığını, içselleştirilen bir roman kahramanının gerçek bir insandan daha gerçek bir karakter olarak okuruyla yıllarca arkadaşlık edebildiğini, iyi bir kitabın gerçek hayatta karşılaşılabilecek herkesten daha içten ve bilgece bir paylaşımla insanı açmazlardan, umutsuzluklardan çekip çıkarabileceğini öğretemiyoruz. Daha doğrusu bunları fark etmelerini sağlayamıyoruz.

Kitaplarınızı kaleme alırken gerek dil gerekse akıcılık olarak nelerden etkileniyorsunuz? Sizi yazım aşamasında neler besliyor?
Her projenin oluşum hikayesi birbirinden farklı. Karmaşık bir duygu, bir yüz ifadesi ya da kendi halinde bir nesne bir öykünün mayası, var oluş nedeni olabiliyor örneğin. Ben de öyküyü kaleme alırken o öze; ulaşmak ya da paylaşmak istediğim odağa göre kurguluyorum her şeyi. Karakterler, mekanlar, olay örgüsü, dil, akıcılık vermek istediğim mesaj ve duyguyla uyum içinde olmalı. Onu hazırlamalı. Romanın hazırlığı ve kaleme alınışı ise öyküden oldukça farklı. Yine belli bir duygu ve temanın peşine düşüyorum. Roman gibi uzun ve zorlu bir serüvene sürükleyecek güçlü bir nedenim oluyor mutlaka. Biraz anlamak, biraz açığa çıkarmak, biraz da aktarmak üzere atılıyorum bu serüvene. Gerek hazırlık sürecinde araştırırken öğrendiklerim, tesadüfen karşıma çıkanlar ve zihnimde oluşan yeni ilişkiler, gerekse yazarken karakterlerimin geçirdiği dönüşüm ve benim onlar gibi olmanın ne anlama geldiğini anladıkça geçirdiğim değişim romanımın akışını, dilini, akıcılığını etkiliyor.

Çocuk edebiyatı mı, yetişkin edebiyatı mı desem, hangisi ağır basıyor?
On bir yılda yedi kitabım basıldı. Üçü yetişkinler, dördü gençler için. Hepsi insanın çeşitli varoluş hallerini ortaya koymak, kendisiyle ve çevresindeki dünyayla ilişkisini irdelemek, sorgulamak, çatlakların nasıl yarıklara ve yepyeni oluşumlara yol açabileceğini ortaya koymak için. Sıradan insan ve yaşantıların içinde gizli derinliğin, potansiyelin nasıl açığa çıkabileceğini hikaye etmek için. Okurla duygu birliği yakalayabilmek, onunla birlikte keşfedebilmek, umutlandırabilmek için. Çocuklar ve gençler bu çerçevedeki bir edebiyata daha yatkınlar sanırım. Daha kırılgan, değişime daha açık ya da mecbur, daha az örselenmiş ve daha özgür fikirli olduklarından onlar kitaplarımda daha fazla yer buldular ve kitaplarımı daha çok onlar okudular.

Mahir Bora Kayıhan

1997 yılından beri basın sektörünün birçok iş dalında görev aldım. Daha çok dergicilik konusunda görev aldığım sektöre 2014 yılından beri grafiker olarak da hizmet ediyorum. Üretmeyi, ürettiğini paylaşmayı seven biriyim. Çevremde bana “fikir adamı” derler, iyi bir fikrin tüm hatalarıyla sahiplenilip büyütülmesinden yanayım. Fikirleri severim…

Yorum Ekle

Yorum Yazmak İçin Tıklayın